Fransız Dehşet Sineması

Posted On Haziran 28, 2009

Filed under Dosya Konuları

Comments Dropped leave a response

Fransız sinemasının ‘sanat filmi’ üreten bir zihniyetle sinema külliyatında yer aldığını cümle alem bilir. Ama Frabsa ilk başlangıçlerı olan yüksek tansiyon ile korkuya yeni bir dalga getirdiler. Son örnekleri olan İşkence Odası ile yeni bir soluk getirme çabaları sonuç verdi. Ve olumlu tepkiler aldılar. Peki Ya bu Fransızlar nasıl oldu da korku ikolü yaratma çabasına girdiler. Fransızlar hani aşkan romantizm’den başka bir şey anlamazlardır.

Ancak ülkenin korku sinemasında altı yılda boy gösteren atılım, bir şekilde geriye dönüp ‘böyle bir yükseliş nasıl olabilir?’ diye sorgulamamıza sebep oluyor. Zira ülke sinemasının geleneğinde kara film olsa da ve hatta George Melies’nin katkılarıyla sayısız fantastik yapıt üretilse de ‘korku’ denince aklımıza gelen ‘önemli yapıtlar’ın sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Örneğin kara film üretimiyle dikkat çeken Henri-Georges Clouzot’nun “Şeytan Ruhlu İnsanlar”ı (“Les Diaboliques”, 1955) gotik alt türünün bir örneği olarak türe ucundan dahil edilebilir. Ancak tarihteki en önemli Fransız korku filmi kuşkusuz “Les Yeux Sans Visage”dır (“Eyes Without a Face”, 1960). Georges Franju’nun ilk filmi, bazı kaynaklara göre Fransız Yeni Dalgası’nın milatlarından biridir. Buradan yola çıkınca da ülke sinemasının kaynağında ‘bir korku filmi’nin işlevsel bir rolü olduğunu görebiliyoruz.

FİLMLERE GÖZ ATALIM.

Bence fransızlara bir tebrik borcumuz olmalıdır. Sonuçta ne kadar filmleri pek sevilmesede durmadan ucuz b-movie korkuları ile ayakta durmaya çalışan Fransızlar bir başarı öyküsüne imza attılar. Hadi gelin filmleride inceleyerek fransızların nasıl korku dalgasına girdiği görelim.

Herşeyin başlangıcı bana sorarsanız Yüksek Tansiyon oldu. Yüksek Tansiyon ne kadar güzel ve vurucu bir filmde olsa kendi ülkesinde korkuya öcü gibi bakan insanlardan destek alamadı. Ama bu yinede yurt dışındaki başarısını durduramadı. Peki ama Yüksek Tansiyonun kaynağı neydi? Kaynağına ise 70’ler İtalyan korku sinemasındaki tür kırması örnekleri ve onların stilize görsel yapılarını, 60’ların istismar filmlerini, 70’lerin Amerikan slasher filmlerini alırken, arka planına da elbette ‘Fransız sanat sineması’ geleneğinin alt metinlerini yerleştiriyordu. Zira film, özünde lezbiyen bir aşk hikayesiydi. Ancak bu öykü, slasher, istismar filmi ve splatter film kalıplarıyla anlatılıyordu. Zaten bütün özgünlüğü de buradan geliyordu. Hem psikolojik ve felsefik olarak zengin, hem de korkutucu ve mide zorlayıcı bir filmdi. Eskilerde unutulan İstismar sineması ögelerini günümüze getiriyor ve bizi son derece zorluyordu. Ama yinede modernleşen insanların olaylara modern bakış açısı bir İstismar sineması örneği olmasını engelledi. Ama yüksek tansiyonun son derece güçlü bir film olan Teksas Katliamından güç alarak Kırsal kesimde yaşayan insanların şiddette yakınlığını anlatmayı son derece iyi başarıyordu. Filmin son dakikalarında bizi ters köşeye yatıyor ve akıl almaz finalinde de insanlara kendini sevindiriyordu. Peki ya Yüksek Tansiyondan sonra ne oldu?

https://i2.wp.com/yenisafak.com.tr/resim/site/sinirda0e7f668b0e67cb30by.jpg

3 Sene İçinde Fransızlar Kendi Adlarını Taşıyan Bir Korku Alt Türü Yarattılar. Bunun adına da biz “Yeni Fransız Dehşet Sineması” dedik. Bir kaç pisikolojik gerilim filminden sonra(Kutsal Bakire) sinema filmleri değişmeye başladı. 2006 yılında Sheitan ve Onlar,2007 yılında ise İçerde ve Sınırda bu geleneği sürdürmeye devam etti. Şimdi kısaca biraz onlara da göz gezdirelim. Sheitan el kamerasıyla çekilen kırsal bölgede şeytana tapan insanları anlatıyordu. Yine kırsal kesine yapılan bir gönderme niteliğinde olan serbest bir deneme olarak görülür. Fakat istismar seviyesi oldukça yüksek tir. Onlar ise yine aynı kırsal bölgedeki şiddeti tema edinip buna gerçek bir hikaye deyip katilin kim olduğunu belli etmeyen bir filmdi. Çoğu kişi tarafından başarılı buldu. Atmosfer olarak gayet başarılıydı. Aslında bölgedeki çocuk çetesine dayanan konusuyla diğer korku filmlerinden kan oranu apacık belli olacak şekilde düşüktü. İçerde Ve sınırda ise bunların arasında en cesuruydu. Ama cinsellik açısından bakılırsa da Sheitan son derece cesurdu. İçerde kapalı mekanda iki kadının mücadelesi anlatan klostrofobik atmosferi ile itelyan filmleri gibi türü belirsiz filmlere sınıfına götürüyor. Film hem kan hem atmosfer bakımından son derece başarılı bir korku filmi sunuyordu. Sapına kadar bir istismar filmiydi.

Sınırda ise içindeki politik göndermeleri ile gerilim filmi başlasa da yamyam nazi ailesini anlatmaya başlamasıyla istismar filmine dönüşüyordu. Kan oranı yine yüksek olan bir yapımdı. İçerde ve sınırda fransız sinemasında korku anlayışı belirlediler. Türler arasında geçişler yapan gore dozu hayli yüksek bir sinema yarattılar.

https://i0.wp.com/sinemaseyret.turkblog.com/public/blogs/sinemaseyret/2009/05/04/i__k.jpg

Fakat fransız sinemasına yenilik getirmiyorlardı. Günümüze bakarsak bu yıl çıkan İşkence odası yüksek tansiyondan sonra en yenilikçi olanıydı. İlk 45 dakikası gerçek şiddet iken devamında pisikolojik-gerilimi andıran atmosferden güç alan bir yapımdı. Çoğu sinema sitesine göre 3 bölümdü. İşkenceden kaçış,evde işkence,işkence seansı…70 lerde gördüğümüz cesur korku sinemacıları şu an 2000 lerin Fransız yönetmenlerinde görüyoruz. Fransız sineması kadınları şiddette kullanan,alt türlerde gezinirken bize değişik duygular yaşatan lezbiyenlik ve pisikolojik temalarını kullanan yeni bir cesur sinemacılık dalgası.

Sineyorum/Mustafa Türkan

Reklamlar

Senaryo Nasıl yazılır?

Senaryo yazmak isteyenlerin ilk sorduğu sorudur: “Nasıl yazılır?”. Aslında senaryo yazmayı zor hale getiren piyasada satılan ve orijinaline pek benzemeyen edebi-senaryo kitaplarıdır. Bir de yönetmenin işine karışma, filmi kağıt üzerinde tarif etme ihtiyacı… Bunun yerine daha basit bir yöntemle yapımcıların sıkılmadan okuyacağı bir senaryo yazmak istiyorsanız yazımıza bir göz atın.

Senaryolar. Belki siz de sevdiğiniz bir filmden çıktığınız günlerden birinde okumak için birkaç senaryo almışsınızdır ama acaba kaçınız gerçekten senaryo okudunuz? Belki elden geçirilmiş ve edebi bir hava verilmiş birkaç senaryo…

Aslında bu senaryolar da unutulmaz birkaç sahneye göz atıldıktan sonra kütüphanelerin tozlu raflarına terk edilmiştir. Sevmediğiniz ya da hiç seyretmediğiniz bir filmin senaryosunun hiç şansı yoktur. Öylelerini kimse okumaz.

Aslına bakarsanız okumanız için pek sebep de yoktur. Zaten senaryolar sizin okuma zevkinize hitap etmek üzere yazılmaz. Yönetmenler, yapımcılar, görüntü yönetmenleri, oyuncular, yapım tasarımcıları ve diğer sinema profesyonellerinden oluşan özel bir seyirci kitlesi için yazılırlar. Bu profesyonel seyirci, herhangi bir senaryoyu okurken, o senaryonun filme dönüştürülmesinin zor ve kolay yanlarını düşünür. Hiçbir senaryo, sonradan paketlenip filmin bitmiş halini görmüş seyirciye satılacağı düşünülerek yazılmaz.

AMERİKAN FORMATI
Demek ki senaryolar üzerinde çalışılan belgelerdir. Herhangi bir anlaşmazlığa meydan vermemek için de hep aynı formata bağlı kalırlar. Böylece, herhangi bir filmin prodüksiyonunda görev alan o küçük ordunun üyelerinin savaş planını kolayca izlemeleri ve anlamaları sağlanır. Eğer yeni bir “Yurttaş Cane” ya da “Kurtuluş Günü” senaryosu yazmayı düşünüyorsanız öncelikle öğrenmeniz gereken senaryonun bir formül izlemesi gerektiğidir. Eğer bu formülü izlemezse okunma şansı bile yoktur.

Standart Amerikan formatına geçmeden önce özellikle Türkiye’de hala çok moda olan Fransız formatına bakalım. Bu formatta sayfa ikiye bölünür ve bir tarafına diyaloglar, öbür tarafına da diyalog dışında yazılması gereken şeyler, mizansen yazılır. Ama bu pratik değildir, özellikle de bilgisayar ekranında…

Standart Amerikan formatında ise diyaloglar 7.5 santimetre genişliğindedir ve sayfanın tam ortasına yerleştirilir. Tanım bölümleriyse (mizansenler) 15 santimetre genişliğinde bütün satıra yayılır. Metinde koyu renk, altı çizili ya da italik harfler bulunmamalıdır. Nedenini sormayın. Karakter isimleri ve çeşitli talimatlar büyük harfle yazılır ve bu talimatların tümüne “sluglines” denir. Her metin parçasından sonra bir satır boşluk bırakılır. Bu metin parçası, bir “slugline”, bir sahne ya da aksiyon tasviri, diyalog, “KESME” ya da “YUMUŞAK GEÇİŞ” gibi bir not olabilir.

Bu temel kurallara uyarak yazdığınız senaryonuzun aynı derecede kati bir başka kural olan “bir dakikalık sayfa” kuralına da (kartoteks) uyması gerekir. Bu kurala göre bir senaryo sayfası tamamlanmış bir filmin bir dakikasına eşittir. Prodüksiyonun planlanması açısından bu çok önemlidir çünkü çoğu filmde, her çalışma günü sonunda iki senaryo sayfalık malzemenin filme çekilmiş olacağı düşünülerek çalışılır.

Biçimle ilgili bu temel kuralların yanı sıra senaryolar görsel ayrıntıyı yansıtacak şekilde tasarlanmalıdır. Yani “F.’nin canı çok sıkkındır.” yerine “F. yatağa uzanmıştır. Yüzünde bir haftalık sakal vardır. Yatağının kenarındaki masanın üzeri kirli fincanlar ve bardaklarla doludur. Yarı aralık perdeden içeri gün ışığı süzülmektedir.” türü bir şey yazmalısınız. Evet, böylesi daha uzundur. Ayrıca bu örnekte görüldüğü gibi iyi yazması daha zordur ama yine de bu açıklayıcı cümleler, senaryonun filme çekilirse nasıl olacağına dair daha çok şey gösterir. Senaryonun filme çekmeye değer olup olmadığının ve ne gibi zorluklar çıkaracağının değerlendirilmesini herkes için kolaylaştırır.

Bunun yan ısıra senaryolar, diyalog yoluyla aksiyon ifade ederler. Bir zamanlar Hitchcock, çoğu filmi “konuşan insanların resmi” diyerek aşağılamıştı. Unutmayın ki burada aksiyon, dövüş, araba çarpışması ya da patlama anlamına gelmez. Basitçe, karakterlerin düşüncelerini, sesli olarak değil bir şeyler yaparak ifade etmeleri gerektiği anlamına gelir. Nefis Stephen King romanlarının sinema uyarlamalarının genellikle felaket oluşu da bundandır. Romanlarda zamanın çoğu karakterin kafasının içinde geçer. Oysa filmlerin ve dolayısıyla senaryoların görsel olmaları gerekir. İnsanlar bir romanda karakterin duygusal yaşamının enine boyuna incelendiği on sayfayı okumaktan mutluluk duyabilir ama bir filmde on dakikalık bir monolog sıkıcı gelir. Bu nedenlerle çoğu senaryodaki diyaloglar etkileyicidir ve yerinde kullanılmıştır.

YÖNETMENİN İŞİNE KARIŞMAYIN
Senaristin kaçınması gereken en önemli şey, kamerayı yönetmektir. Bir senaryoda, “Kamera F.’nin yataktan kalkışını izler” gibi notlar bulunmamalı, açıklamalar “…görürüz” ile bitmemelidir. Senaryo kurulurken amaç okuyucuya bir film düşüncesi sunmaktır. Oysa kamerayla ilgili ayrıntılar okuyucuyu hikayeden çıkarır, karakterlerden uzaklaştırır ve gerçek dünyaya döndürür. Ayrıca iyi senaryo yazarları, kullandıkları dille kamera hareketlerini kolayca ifade edebilirler.

En önemlisi de kamerayla ne yapılacağına karar vermek bütünüyle yönetmenin işidir. Hiçbir senaryo yazarı yönetmene işini nasıl yapacağını söyleyemez. Bu kurala uymaması açısından Shane Black bir istisnadır ama onun da kendi kuralları vardır.

Tabii sizin aldığınız senaryoların hiçbiri bahsettiğimiz gibi bir senaryoya benzemez. Büyük olasılıkla ciltlenmiş haldedir ve aralıklı olarak A4 kağıdına yazılmamıştır. Okuduğunuzda kamera hareketlerine ilişkin notlar da görürsünüz. Ayrıca bir sürü yersiz diyalog vardır.

Neden böyledir? Çünkü, yayınlanmış senaryoların çoğu, senaryo yazarının son müsveddesi olan prodüksiyon öncesi orijinal senaryo değildir. Satışa sunulan senaryolar, film çekilip kurgulandıktan sonra hazırlanmış editörün kopyası ya da devamlılık kopyasıdır ve daha çok tamamlanmış filmin kayıtlarından oluşur. Onun için bir sürü kamera hareketi vardır. Bunlar masa başında değil sette kararlaştırılan şeylerdir.

Ayrıca, yayınlanan senaryoların pek azında filme alınmayan sahnelerin yer aldığı görülür. Bunlar başarılı olmadığı için, oyunculuk kötü olduğundan ya da çekimler sırasında programın gerisinde kalındığı için filmden çıkarılan sahneler olabilir.

Woody Allen’ın “Annie Hall” filminde de benzer bir şey oldu. Allen ve Marshall Brickman’ın senaryolarının adı “Anhedonia”ydı ve Alvy Singer’ın çocukluğu, iki evliliği, aşk ilişkileri ve Annie ile ilişkisinden rastgele anıların derlemesinden oluşuyordu. Fakat filmin montajı sırasında ortaya çıkan filmin dağınık ve karmaşık olduğu hemen anlaşıldı. Sonuçta neredeyse tamamen Annie ile Alvy’nin ilişkisine odaklanacak biçimde montajlandı. Yayınlanan senaryoyu satın alırsanız elinize geçen bu olur. Orijinal “Ahedonia”yı bulmanız mümkün değil.

Yayınlanan senaryoların orijinal senaryolardan farklı olmasının bir nedeni de pazarlamayla ilgili. Bazı yüksek bütçeli filmlerin yayınlanan senaryoları filmin unutulmaz sahnelerinden fotoğraflarla dolu oluyor ve böylece senaryo, satın almaya değer bir görünüm verilerek sunuluyor. Öte yanda, Faber & Faber tarafından yayınlanan tipik senaryolar var. Bunlar diyaloglar ve kamera notlarıyla doludur ve genellikle geleneksel anlamda senaryo yazmayan yönetmenlerin eserleridir. Tarantino, Scorsese, Cronenberg ya da Hal Hartley’nin elinden çıkmış böyle bir senaryo okuduğunuzda, yine tipik bir senaryonun çarpıtılmış halini göreceksinizdir.

Bu durumda, yayınlanmış senaryoları okuyun deriz size. Bu size bir hikayenin perdede anlatılışıyla ve diyalog akışıyla ilgili fikir verecektir. Ama unutmayın ki bu senaryolar filmin ortaya çıkarıldığı orijinal senaryolar değildir.

Siz ille de orijinal senaryonun nasıl bir şey olduğunu görmek istiyorsanız işiniz pek kolay değil. Film şirketlerinin bize böyle bir senaryoyu vereceğini sanmıyoruz. Ama Internet’te birkaç tane bulmanız mümkün.

Üzerinde çalışılan belgeler olarak kabul ettiğimiz senaryolarla ilgili bir başka önemli nokta da her şeyin çok rahat anlaşılabilecek kadar açık olması gerektiğidir.

Her şey bir senaryoyu başlatabilir

“Dünyanın en güzel öyküsünü yazmış olabilirsiniz, bir proje olarak değeri azsa, filmin yapılabilmesi için para bulunamaz, hadi yapıldı diyelim, seyirci gelmez. Endüstri seyirci getirmeyen projelerden hiç hazzetmez. Sinema pahalı bir sanattır, o filme yatırılacak paranın ağırlığını senaristin duyması gerekir.”

Gizemli ulumalarla kederini geceye boşaltan bir köpek, kapanan bir kapı, gülümseyen bir bebek, damlayan bir musluk, bir insanın (bir oyuncunun?) yüzü veya her türden ruh sancısı: ihtiras, kıskançlık, hırs, özlem, pişmanlık, hüzün, acı… her şey, bir senaryoyu başlatabilir. Senarist, darmadağınık birtakım fikirleri yanyana getirebilecek birikim ve yeteneğe sahipse ve ne anlatacağını biliyorsa, bir toplu iğneden bile hareket edebilir. Nasıl olsa o iğne ait olduğu hikayeye sizi götürecektir. Her şey rehberdir.

Ken Russell’ın filminde Mahler’in dediği gibi, seçen sanatçı değilse, eser sanatçıyı seçiyorsa, yeni senaryosu için öykü arayışında olan yazarın, çevresine dikkatle bakması yeterli olacaktır.

Asistanlarımla “beyin fırtınası”na başlarken, aralarından birinin birkaç sözcük söylemesini isterim: -dile getiren kişiyle söze dökülen arasındaki karmaşık ilişkiyi bir yana bırakırsak- her şeyden bağıntısız, anlamı şüpheli, bir işe yarayacağı kuşkulu, tam da bu yüzden kışkırtıcı bir cümle… Bir keresinde biri “Bir kadın raylara bakıyor” demişti.

“Nasıl bakıyor?” “Dikkatle.”

“İntihar mı edecek?” “Düşünüyor.”

Yazarlar meraklı yaratıklardır; meğer yüzlerce soru pusuda beklermiş: “Kim bu kadın? Yaşı kaç? Neden intiharı düşünüyor? Nasıl bir kişilik kalabalık bir istasyonda raylara kendisini atmayı düşünür?.. Bu tür bir intihar biçimi nasıl bir mesaj içerir?..”

“Mesaj mı… Kime?”  “Kocasına.” “Anlar mı?”

Bu kez benzeri sorular kocası için soruldu, yanıtlar bulundukça, kıvılcımı yaratan öncül motifin arkasında yatan gerçeklik kavranmaya başlandı, film öyküsünün ucu göründü: tren yolculuğuna başlamıştı.

Kuşkusuz başka yazarların elinde, o yolculuk başka türlü biçimlenecek, belki daha ustalıklı kotarılacaktı…  Önemi var mı?

Bizim maceramız, bir kadınla oğlu arasındaki ilişkiyi eksen alan bir öyküye vardı. Bittiğinde, her şeyi başlatan sahne, hikayede yoktu.

Ama asıl nokta şu: Raylara o biçimde bakabilecek bir kadının öyküsüydü bu. Bir resimden çıkmış ve ruhen o resme sadık kalmıştı.

Aklın beyazperdesinde bir fotoğraf belirmişse, öykü zaten hazırdadır, o resmin içinde: bir yaşanmışlık parçası akıp gelmiş, resmedilmiş o anı yaratmıştır.

Yaşlı bir adamın dudakları aralanır, “Rosebud” sözcüğü duyulur, elindeki oyuncak küre yere düşer, yuvarlanır… Sahnenin son resmi, o genel plan dikkatle incelendiğinde, Kane’in karakterine ilişkin binlerce bilgi ediniriz, üstün yapıtların böyle bir gücü vardır. Bundan sonrası kolay: karakter varsa, hikaye de var demektir… İyi olduğuna inanan bir senarist, göğsünü gere gere şöyle haykırabilir: “Bana bir karakter verin, sinema dünyasını yerinden oynatayım!…”

Film hikayesi yazmanın çok pratik bir formülü şu olabilir: Sağlam iki karakter yaratın, karşılaştıkları anda unutulmaz bir öykü başlayacaktır.

“Butch Cassidy And The Sundance Kid-Sonsuz Ölüm” ya da “The Good, The Bad And The Ugly-İyi, Kötü, Çirkin” filmleri bu cümlelerin içerdiği doğruya tanıktırlar.

Aklın aynasından yansıyan bir görüntünün irdelenmesi… Ama insan aklı binlerce görüntüyle doludur, en azından bellek imajlarla çalıştığı için binlerce anı parçacığıyla…

İyi ya işte, bunların herhangi biri bir film öyküsünü başlatmaya yeterli olabilir. Tek gereken, başlangıç için neyi seçeceğini, neye itaat edeceğini bilmek ve sabırlı olmaktır.İlk başta seçim kolay değildir elbet ama çok sağlam bir rehberi vardır: yazarın kendisi… Yaşam ve yazar dünya güzeli bir çifttir, yaşam yazarı döller, yazar içindeki öyküleri doğurur. Aslında “yaratmak” sözcüğüyle kastedilen, keşfetmek, açığa çıkarmak, kayda geçirmektir.

Her şey bir senaryoyu başlatabilir, başlama atışını duyan beyin harekete geçer, sahnelerden repliklere, düşsel yüzlerden ürkütücü imajlara sıçrayarak ilerlemeye koyulur, bir tren misali, “sinopsis”, “tretman” gibi tuhaf isimleri olan istasyonlar arasında sarsıla sarsıla gider, benzersiz bir serüveni ilmek ilmek dokur, tükenir… tükenir..

Ama öncelik hep öyküdedir, çünkü filmler öyküler üzerine inşa edilirler. Sağlam bir öykü ise -tüm sinema tarihinin de gösterdiği gibi- az bulunur bir nesnedir, çünkü benzersizdir… Başlangıçta senaristin elinde bulunan parçacıklar, belki bir görüntü ya da birkaç replik, zavallı yazar, elindeki tek bir parçacığın bile, bütünün özelliklerini taşıdığını kavrayana kadar uçsuz bucaksız bir otlakta oynaşan vahşi atlar gibi beyninde döner durur. Eyerlemek olanak dışıdır, çıplak sırtlarına binme cesaretini göstermek ve orada, sonsuza kadar sürmüş gibi gelen birkaç dakika boyunca kalabilmek gerekir. Usta rodeocuların elinde o parçacıklar, eninde sonunda uysallaşır, gizlerini açığa çıkarmaya boyun eğerler.

Fakat süreç nasıl da karmaşıktır, her şey her yere ait gibi görünür, eldeki malzeme sanki, birbirine pek az benzeyen onlarca öyküye de uygundur, ne yönden ilerleyeceğinizi bilemezsiniz. Öykü kâh vardır, kâh sisler ardında kayboluverir, her şeyin arap saçına dönmesi an meselesidir; açılışı yapacağı sanılan öğe, gidip finale yerleşebilir, bir diğeri, doğduğu an, eski bir yaratının kardeşi olduğunu haykırır, oysa yazar onu, uzak bir kuzen olarak bile değerlendirmemiş, bir başka senaryoya ait sanmıştır.

Yazarı, kendi niteliklerinden kuşkuya düşüren sarsıcı süreçlerin ilki böyle yaşanır. Bir sınıf dolusu çocukla baş başa kalmışsınızdır, falanca replik, üstü başı kir pas içinde okula gelen bir afacandır, çekidüzen vermek zordur. Filan karakter, dersine çalışmaz, üstelik sözlüde bir bilge gibi susar, oysa sözlerine ihtiyacınız vardır. Bir tema parçacığı, hep okul birincisi olan çocuk kılığındadır, öneminin bilincindedir, kraldan çok kralcı kesilir, daha çok öğrenmek için yapıp tutuşur, yerli yersiz sorularla hocasının ustalığını sınamaya kalkışır, arkadaşlarını acımasızca yargılar.

Biri sınıfta uçurtma uçurur, bir başkası altınıza raptiye koyar, arkanızı döndüğünüz an sınıfta bir vaveyla kopar… Onları mezun edeceğiniz (başkalarının beğenisine sunabileceğiniz) günün hayaliyle uğraşıp durursunuz… Ve sık sık, bırakın mezun olmayı, okuma yazma öğrenmeyi bile başaramayacaklarına inanırsınız.

Sabretmek gerekir. O taraftan olmuyorsa öteki yandan yaklaşırsınız çocuklara, onları dinlemeyi öğrenir, anlamaya çalışırsınız. Çünkü seversiniz onları, “mürüvvetlerini görmek” için yanıp tutuşursunuz. Vazgeçmek, onlara ihanettir, siz olmasanız, onlar da olamayacaklardır, uğraşmak zorundasınızdır.

Maalesef senaryo yazmanın bir başka yöntemi henüz bilinmiyor: sorularla tasarlamayla, keşfetmekle, uydurmakla geçen binlerce saatten sonra, bir de harfleri yanyana dizip sözcükler, cümleler, sahneler oluşturmanız, okudukça dünyanın en iyi senaristi olduğunuza kanaat getirip bir sonraki sayfada kendinizden nefret etmeniz, defalarca değişiklikler yapmanız gerekiyor.

Ve sonra yapımcının, yönetmenin, oyuncuların soruları, hatta değişiklik talepleri gelir…

Aylarca süren angarya, benzersiz bir hamallık!..

Senaryo yazmak, angaryadan mazoşist bir zevk almaktır.

Tema filmleri de vardır kuşkusuz ama onlarda da süreç aynıdır. Kieslowski ile senaristi Krzystof Piesiewicz, özgürlük teması üzerine kuracakları filmin öyküsünü tartışmak için bir araya geldiklerinde yine ortada birkaç kırıntı dışında bir şey yoktu. Belki biri, “Üç Renk: Mavi” filmini hapisten çıkan bir adamla başlatmayı önermiş bile olabilir. Herhalde özgürlük temasını saatlerce tartışıp sanat alanına yoğunlaşmaya karar vermişlerdir. Öykünün ucu, o sıralarda görünmüş olsa gerek.

Bazende ortaya bir fikir atılır, örneğin bir stüdyo yöneticisi, bir senaristi arayıp, “çılgın, sevimli, dağınık bir polisle, düzenli, saygın, aile babası olan ortağının macerasını ele alan bir film yapalım” diyebilir, belki “Lethal Weapon-Cehennem Silahı” filmine böyle başlanmıştır, ama dikkat, telefon konuşması sürerken, ortada hâlâ öykü yoktur.

“Leoparın Kuyruğu”nun yaratıcısı, kimi röportajlarında, “yapımcı Turgut Yasalar, senarist Turgut Yasalar’a, az mekanlı, az kişili bir öykü siparişi verdi” diyor. Güzel cümle, hoş bir gerçeği dile getiriyor: sipariş anında öykü yok henüz, senarist çalışıp hazırlamış.

Biraz farklı bir örnek: Robert Altman’ın “The Player-Oyuncu” filminde 5-6 cümleyle dinlediği öyküler arasından seçim yapmakla yükümlü olan stüdyo yöneticisi Tim Robbins’e, bir senarist şunu önerir: “‘The Graduate-Aşk Mevsimi’nin devamını yapalım’. Ortada yine öykü yoktur ama daha net bir şeyler vardır, bir Hollywood stüdyosunun yöneticisi, “The Graduate 2″nin içermesi gereken öğeleri ezbere sayabilir.

Demek ki film öyküsü yazmanın tek yolu, bir imgenin peşine takılıp narin bir kelebek gibi o daldan ötekine uçmak değildir. Belirli bir tarif, bir sipariş üzerine öykü yazılabilir. Aslına bakılırsa bu yöntem, endüstri için çok gereklidir. Çünkü sinema filmleri, yapımcılar tarafından… seyirci için yapılır. Senaristler tuhaf yaratıklar oldukları için de yapımcılar, onların keyfine kalırsa endüstrinin batacağını bilirler.

Yapımcı daha da enteresan bir yaratıktır, varoluşunun anlamını, eldeki senarynonun tarihin o döneminde seyirci nezdinde bir karşılığı olup olmadığı sorusuna dayandırır, çünkü harcayacağı milyarların geri dönmesi kaygısını taşımaktadır. Film yapımı sırasında paranın her gün oluk oluk akıp gidişini izlemek, insanın ruhunu zedeliyormuş, öyle söylüyorlar, bu doğruysa yapımcı da kendince haklıdır.

Bu haklılığın bilinciyle bazen şöyle cümleler ediverir: “Tom Cruise ve Nicole Kidman için bir aşk filmi yazsana bana.”

“Stephen King’in Hiddet isimli öyküsünü Türkiye’ye adapte edelim. Fakat telif ödemek istemiyorum ona göre, öyle uyarla ki onun olduğu anlaşılmasın.”       &nbs p;   Nasıl yani?..

Böyle zamanlarda, kafası sanat düşleriyle dolu olan genç senarist, ustası David Mamet’in sözünü anımsar: “Yapımcıların sanatla ilişkisi, giyotinin hukukla ilişkisine benzer.”

Hangi yöntemle yazılırsa yazılsın, neye hizmet ederse etsin, sonuç olarak öykünün, kimi özellikler taşıması gerekir. Şu soru önemlidir: bu hikayenin bir proje olarak değeri ne?

Dünyanın en güzel öyküsünü yazmış olabilirsiniz, bir proje olarak değeri azsa, filmin yapılabilmesi için para bulunamaz, hadi yapıldı diyelim, seyirci gelmez. Endüstri denen masal devi ise, seyirciyi getiremeyen projelerden hiç hazzetmez.

Sinema pahalı bir sanattır, o filme yatırılacak paranın ağırlığını senaristin duyması gerekir, her şey bir yana, iki senaryosu iş yapmazsa, üçüncüsünü kimseye kabul ettiremeyeceği için.

Etkilendiğiniz herhangi bir şeyden hareketle senaryo yazmak şiirsel bir süreçtir, proje kavramını temel almak ise, mimari tasarımlara benzer. Kuşkusuz yaratıcı bir iştir ama yapılacak binanın öncelikle kimi ilkel gereksinimlere cevap vermesi gerekir: dünyanın en güzel köşkünü, içine tuvalet koymadan inşa etmek, kime ne kazandırır ki?

Bu yüzden senaristin, yaratma esrikliğini, doğum sancılarını, kendini Tanrı gibi hissetmeyi falan bir yana bırakıp bitirdiği öykünün bir proje olarak değerini amansız bir sorgulamadan geçirmesi gerekir: bu fikirden bir senaryo olur mu? Nasıl bir film çıkar? O filmi ben izlemek istiyor muyum? Birisi çekmek isteyecek mi? Böyle bir filme, hangi nedenle olursa olsun ihtiyaç var mı? Yapımcı bu senaryoya neden para yatıracak?

En vahimi: Seyirci neden bu filme gelecek?

Seyirci dünyanın en güzel köşkünde tuvalete gidecek olan kişidir. Onu tek ilgilendiren kendi ihtiyacıdır, sıkıştığında estetik değerler umrunda bile olmaz.

O yüzden zorunludur bu soruların yanıtlanması. Bayağı ve onur kırıcı olduklarını biliyorum, çok da sıkıcılar ama yaşam kurtarırlar. Sinema tarihi aynı zamanda, bu soruları zamanında sormamış ya da doğru karşılıkları bulamamış senaristler mezarlığıdır. Kendileriyle birlikte kimi yönetmen ve yapımcıları da sürüklemiş olmaları neyi değiştirir: ölüler yalnızdır.

Şeytan ayrıntıda gizli

Şimdi biraz daha derine inip ve filmlerin üzerine kurulduğu, hikaye anlatımında yardımcı, küçük destek noktalarına göz atalım.

Bunca zaman sonra ressamların hâlâ çiçek resmi yapmaları gibi yazarlar da hâlâ dedektif hikayeleri, korku ya da aşk romanları yazıyorlar ve aynı şekilde sinemacılar hâlâ aynı beş altı hikayeyi çekiyorlar. Ama yine de hâlâ karıştırarak, birleştirerek ya da değiş tokuş ederek sanat eserleri yaratılıyor: bütün mainstream filmlerin, düzenli aralıklarla meydana gelen belli başlı izlek noktalarıyla bir başlangıcı, ortası ve sonu olmasına rağmen, bu babadan kalma eski hikayelere çeki düzen vermenin çeşitli yolları var. İşte bu nedenle senaryo yazarları ve yönetmenler, karakterleri seyredenlerin gözünde ete kemiğe büründürmek, sinema dünyasını inandırıcı yapmak, boşluktaki noktaları ve kişisel çıkmazları sonuca bağlamak ve böylece filmin sonunu daha tatmin edici kılmak için tasarlanmış hikaye anlatma teknikleri kullanırlar.

Başka bir deyişle, her karakterin kendi hikayesi olur ve bu hikayeler, filmin sonunu önceden sezdiren, hepimizin istediği gibi özenle dokunmuş bir çözülme sağlamak için asıl hikayeye bağlanır.

Önceden sezdirme
“Goldfinger”da filmin Fort Knox sonunu daha etkileyici hale getirmek için önceden sezdirme yöntemi kullanılır. Giriş bölümünde 007, gizlice bir eroin imalathanesine girdiğinde “iş üzerindeyken” saldırıya uğrar. Bunun üzerine saldırganı küvete fırlatır ve elektrikli bir ısıtıcıyı küvete sokarak adamı öldürür. Şimdi golf klübündeki sahneye atlayalım. Goldfinger, 007’yi uyarmak için Oddjob’ın çelik kenarlı zarif şapkasını fırlatarak bir heykelin kafasını uçurmasını sağlar.

James ile Oddjob’ın bir sonraki karşılaşmalarında şapka gerçekten önemli rol oynar. Oddjob, ölen altın kızın intikam peşindeki kızkardeşi Tilly Masterson’ı, şapkasıyla boynunu kırarak öldürür. Fort Knox düğüm noktasına doğru ilerlerken, Oddjob, şapkasını bu kez James Bond’a fırlatır ama Bond aniden eğilince şapka demir parmaklıklar arasına sıkışır. Oddjob, şapkasını almaya gittiğinde James, kopuk bir elektrik kablosunu yakalayıp demir parmaklıklara değdirir ve böylece saldırgana elektrik verir. Filmin sonundaki bütün unsurlar -şapka, Oddjob’ın boyun kesme peşinde olduğu, elektrik kablosunun yaratıcı kullanımı- daha önce üstü kapalı biçimde filmde ima edilmiş ve böylece sonuç seyirci için daha tatmin edici hale getirilmişti.

“Goldfinger”daki önceden sezdirme oldukça gizli kapaklıdır, yani “Top Gun”daki açık sezdirmeye benzemez. Böylece ortaya, hem sonu kolaylıkla tahmin edilebilen eğlenceli bir film hem de bu sayfada kullanmak için ideal bir örnek çıkmış olur.

Açılış sahnesi. Maverick (Tom Cruise) ve Cougar, tek başına sanarak yolunu kestikleri MiG uçağın tek başına olmadığını, yanında bir uçağın daha olduğunu farkederler.

Ne ekersen onu biçersin
Maverick, Top gun okuluna gider ve orada, çektiği numaralara ve kuleye çok yaklaşarak yaptığı fiyakalı uçuşlarına rağmen Iceman’in (Val Kilmer) arkasından ikinci olur. Mav ile Goose’un kullandıkları F-14 Ice’ın jetinin arkasında bıraktığı ateşe yakalanır. Mav, uçuş arkadaşı Goose’u kaybettikten sonra depresyona girer ve deli gibi içmeye başlar.

Filmin zirve noktasındaki kapışma sahnesinde bütün bu olaylar yer alır. Sürpriz; beklenenden daha fazla MiG uçağı vardır. Maverick kafayı bulur. Birinin jetinden çıkan ateşe tutulur. Ortağını bırakmayı reddeder. Yeniden fren numarasını yapar. Hatta sonunda, Kelly McGillis’le karşılaşmak üzere yere inmeden önce yine kuleye çok yakın uçarak kontrol kulesindeki adamın kahvesini döker.

Sinemada hikaye anlatımını destekleyen faktörlerden bir diğerini, “backstory”yi barındırması açısından da aynı derecede iyi bir örnek, “Top Gun”. Önceden, Mav’in ailesinin orduda pek de iyi bir ismi olmadığını öğreniriz.

Goose öldüğünde, Viper Mav’e babasıyla ilgili gerçeği söyler. Gelmiş geçmiş en zorlu çatışmalardan biri sırasında babasının F-4’ü hasar görmüş, fakat baba Mav, geri dönmek yerine üç arkadaşının hayatını kurtarmak için kalmıştır. Çatışma, haritaya göre yanlış bir hava sahasında gerçekleştiğinden askeriye, adamın cesaretini asla takdir edememiştir.

İyi kullanıldığında “backstory” gerçekten bir filmi zenginleştirebilir. En iyi sinemacılar, karakterlerin kendi hikayelerinin de en az filmdeki ana aksiyon kadar iyi olmasını sağlamaya çalışırlar. “Rezervuar Köpekleri”nde Tarantino, karakterlerin hikayelerini flashback’lerle anlatır. Böylece, ana aksiyonun yanısıra Beyaz’ın, Sarı’nın, Turuncu’nun hikayelerini de ortaya koyar. “Top Gun”a göre alışılmışın çok daha dışında bir yöntemle.

Spielberg de bunu yapar. “Indiana Jones And The Last Crusade”in açılışında Genç Indy’nin (River Phoenix) hikayesini anlatarak Indy ile babası arasındaki ilişkiyi oturtmakla kalmaz ayrıca Indiana’nın köpeğinin adı olduğunu açıklar ve kahramanı tanımlayan, karakteriyle ilgili dört unsuru ortaya koyar: kamçı, şapka, çenesindeki yara ve yılan korkusu.

Karakter özellikleri ve bunların bir şekilde olaya bağlanışı, hikaye anlatmada kullanılan bir başka yöntem. Karakter özellikleri filmlerde sık sık önemli dönüm noktaları haline gelir. Tabii bu genellikle o kadar kötü yapılır ki sonraki sahneyi önceden tahmin ettirmekten başka işe yaramaz. Yükseklik korkusu mu var? O zaman çatıda geçecek bir sahne beklersiniz. “Goldeneye”da, filmin başından itibaren Rus bilgisayar kurdu Boris’in tükenmez kalemini açıp kapamak gibi bir tiki olduğunu biliriz. Küçücük bir ayrıntı, hikayede kocaman bir dönüm noktası. Filmin sonunda Boris, farkında olmadan 007’nin patlayan tükenmez kalemini eline alır ve öylesine açıp kapamaya başlar. Biz, tıpkı James gibi kalemin her an patlayabileceğinin farkındayızdır; ki zaten patlar.

Şimdi, “Goldeneye”daki bomba-kalem numarası işe yarar çünkü biz olayları Bond’un bakış açısından görürüz. Bakış açısı temelde hikaye anlatımını etkileyen en önemli şeylerden biridir. Seyircinin filmde olanları nasıl anlayacağını, kiminle aynı tarafta hissedeceğini ve ne bileceğini belirler. Çoğu filmde seyirci her şeyi bir ya da iki ana karakterin bakış açısından görür ve genellikle bu karakterlerle özdeşleşir.

Örneğin “Deliverance”ta her şeyi dört çocuğun bakışıyla görür ve onlarla özdeşleşirsiniz. “Sıkı Dostlar”da filmin başından sonuna kadar Henry Hill’le birliktesinizdir ve dolayısıyla Henry’nin gözündeki Jimmy Conway’i ve Tommy DeVito’yu tanırsınız. Tıpkı, kötü adam Sarı’nın gözündeki Beyaz’ı ve Turuncu’yu tanıdığınız gibi… Bu karakterlerin hepsi suçludur ama olayları belli karakterlerin bulunduğu noktadan gördüğümüz için onlardan yanayızdır. “Ucuz Roman”ın çabuk çabuk konuşan katilleri Jules ve Vincent’tan yana olduğumuz gibi…

Mainstream filmlerden herhangi birine baktığınızda, hem olayları belli karakterlerin gözünden izlediğimizi hem de bu karakterlerin filmin sonraki aşamalarında ortaya çıkacak aksiyonu önceleyen kendi hikayeleri olduğunu görürsünüz.

DÖNÜM NOKTASI: FARKLI KARAKTERLER FARKLI BAKIŞ AÇILARI

Zaman zaman, bize daha az bilgi sunan ve kurallara uymayan filmlerle karşılaşırız. Bu iddialı çıkışlar başarılı olduklarında bizi çok daha tatmin eden bir film seyretmiş oluruz. “Ucuz Roman”, değişik zamanlarda değişik karakterlerin bakış açılarıyla hikayeyi keserek bakış açısıyla ilgili kuralı defalarca bozar. “Evet, herkes sakin olsun. Bu bir soygundur.” sahnesiyle film, hırsızların bakış açısından başlar. Filmin sonunda aynı sahneyi bu kez Jules ve Vincent’ın gözünden izleriz. Aynı şekilde, tuvaletteki çocuğun Jules ile Vincent’ın, arkadaşlarını öldürdüğünü duyduğu sahneyi önce öldürenlerin sonra çocuğun gözünden izleriz. Film boyunca, ana hikayedeki asıl karakterlerin yan hikayelerde ikinci dereceden karakterlere dönüştüklerini görürüz. “Ucuz Roman”ın belli başlı bütün bölümlerinde bu tekrarlanır. Tabii bu riskli bir yöntemdir. 1991 yılındaki “Slacker”ın hikayesi gibi, karakterlerden hiçbiriyle özdeşleşemediğiniz, konudan konuya atlayan, darmadağınık bir hikaye de çıkabilir ortaya. Böylesine karmaşık dönüşleri kolay anlaşılır hale getirmek de Tarantino’nun başarısı.

1. Vincent ve Jules’un Big Kahuna Burger yiyenleri infaz edişleri iki kez gösterilir.

2. Soygun, hem dikkat çekici bir açılış sahnesidir…
3. … hem de açıkta kalan uçları bağlama ve birçok hikayeyi birleştirmek için yeterince etkili bir son.
4. Vincent, hem Butch’un hikayesinde hem barda hem de boksörün dairesinde iki kere görülür.

Bugün İnternetinize Yarın Size…

Yaşadığımız coğrafyanın internet macerasının ne kadar engebeli, sansürlü olduğunu bilmeyeniniz yoktur. Gün geçmiyor ki yeni bir internet sitesine erişim yasaklanmasın. Durumun saçmalığına ermek için erişime kapanan sitenin sadece bizden saklandığını, tüm dünyaya yayınına devamettiğini söylemek yeterli. Youtube 7 ay sonra açıldıktan sonra 7 saat sonra kapanışını örnek göstermek yeter. Diyorum ki kendimizi ezdirmeyelim bügün internetinize yarın size… Sansürden bahsediyoruz.

Baskının olduğu yerde isyanda olur. Buna göre sansüre göre ayaklanmamız mantıklı diyer yazımda hayvan haklarını savunmak için söyledikleri burada da söylemek istiyorum. Birileri bize rahat hayat vereceğiz derken bizden özgürlüğümüzü ve baş kaldırma hakkımızı almışlar. Sansüre karşı hep birlikte bir vücut gibi olalım.

http://www.sansuresansur.org sitesinden sizde sansüre sansür hareketine destek verebilirsiniz.

mustafa türkan

Bilmem Kime Kızgınım!

Bu başlığı atarken bilmiyordum. Ama nasıl olduysa şimdi biliyorum. Hayvan Hakları savunacıları kızgınım. Belkide hayvan severlere biraz kırgınım.Şimdi soracaksınız neden ki? Hayvanat bahçesi desem. Hayır hayvanat bahçesi yerine ev istemiyorum. Anlamadınız ben hayvanat bahçesi diye bir şeyi icat eden sözde hayvan severlere kızıyorum. Hayvanları yaşaması gereken güzel yerlerden alıyor onları zincirlerin arkasına atıyor. Sözde onları seviyoruz peki sizi bir ayı alıp mağaraya kapatsa nasıl olurdu? Biraz düşününce bana hak verdiniz galiba.

https://i0.wp.com/www.hafif.org/imaj/ikuzgun/beyazgeyik1.jpg

Örnek resimde gördüğünüz beyaz kuzunun dağlarda serbest ve özgürce yetişmesi önemli değil mi? Belki de son zamanlarda birileri bize özgürlüğüm kavramını unutturuyor. Sitem sinema ile ilgili olduğundan şimdi size Vforvendetta filmini izlemeyi tavsiye ediyorum. Bu günlerde özgürlük kavramının anlamı sözlükte okumaktan başka anlam çıkarmayan bir toplum olmuşuz. Kurtuluş savaşında ve 5 mart olayları dünya da bilinen olaylar ama diyorum. Bize hizmet söz verirken özgürlüğümüzü alıp sessiz olmamız söylenmiş. Bırakın sahte hayvan severleri bırakın bu güzel hayvanları özgür. Derin denizlerde yol alsınlar bırakın şarkı söylercesine aksınlar…

Daha bitmedi. Yazım nereye gidiyorsunuz bir de evcil hayvanlar var. Hayvan severler(sözde) çocuklarımıza hayvan sevgisi aşılıyoruz diyerek hayvanları apartmanlara kapatıyorlar. Hayır onlar hayvan sevgisinden daha çok tutsaklığı ve köleliği öğretiyorlar küçücük çocuklarına. Keşke ayılarda onları kafese sokup kendi yavrularına insan sevgisini öğretseler. Bakalım nasıl bir duyguymuş. Ancak öyle anlabilirler. Bunu diyorum bir ihtilal daha lazım. Fransız İhtilalinin yaydığı kavramlar yok olmuş.

Son onlarak kızgınlığımı püskürtmüşken bu sözde hayvan severlerin canlıların öldürülmesi suçtur lafına değinmek istiyorum. Şimdi ne alık var sende çakal diyeceksiniz eminim. Barbunya da bir canlı yerken iyi oluyor değil mi? Şimdi ne oldu sözde hayvcan severler cevaplarınızı beklemekteyim.

https://i0.wp.com/www.nablusi.com/resim/data/media/38/barbunya1.jpg

Mustafa Türkan (Sözün meclisten dışarı)

Maskelerin Ardına Saklanmış Yüzler

Resim Hepimiz bazen garip hissetmişizdir. Tehlikeli, saldırgan, karamsar ya da her neyse… Bizi asıl korkutan bu korkular değildi, asıl korkumuz bu duyguların ruhumuzu ele geçirmesiydi. İşte bu düşüncelerin ele geçirdiği vücut ve karakterlere sinemada post modern karakterler diye adlandırıyoruz.


Bazılarımız hayata kolayca adapte olabilir, bunu bir meziyet sanarak yaşar. Bazılarımız ise hayatın tüm acısını yaşar ve bu yaşadıkları onları karamsarlığa ve deliliğe iter. Bu durumu daha çok karakter ve kişilikle ilişkilendirebiliriz. Kısacası bu bir tercih işidir: Hayatı onaylamak ya da onaylamamak… Sonuçta iki farklı kişilik çıkar karşımıza: Biri hayat düşmanı diğeri hayat yandaşı. Postmodern karakterler sinemada böyle bir sürecin sonunda vücut bulmuştur diyebiliriz. Onlar inatla var olan hayatı yadsıyan(bazılarına göre) ucubelerdi.

Onlar geleceğe ya da geçmişe takıntılı tipler değillerdi. Özgün birer kişilik olarak ne geçmişe ne de geleceğe aittiler, zamansız ve mekânsız vücutlarıyla kesinlikle yaratıcıydılar. Bu özelliklerinden dolayı-ki tamamen sıra dışı bir özelliktir- sinemada bir elin parmağı kadar azdılar. Bunun bir diğer sebebi insanlığın değerlerinden uzak bir dünyada yaşamalarıydı. Bu kriterler onların unutulmayacaklar listesine isimlerini yazdırdı. Bir joker karakterini ya da bir maske karakterini ya da bir beter böcek karakterini düşünün. Bunları nasıl unutabiliriz?

Örneğin; Batman serisindeki Joker karakterini ele aldığımızda karşımıza çıkan normal olmayan o kadar çok şey vardı ki böyle biriyle sokakta bile yürünmezdi, ama Batman’daki portresi itibariyle bize sadece kötülüğü ve kötü bir insanı andırıyordu. Ama en fazla dikkati çeken özellikleri arasında garip espri anlayışı, tavırları, komedyeni andıran palyaçovari giysileri ve tabii ki keskin ve çarpıcı zekâsı sayılabilir. O aslında güvensizliğin, ikiyüzlülüğün en iyi şekilde resmedildiği bir yüze sahipti. Joker: Gotham şehrinin sanatçı pandomimcisi ve palyaçosu olarak zihinlere kazınmış en farklı karakterlerden biridir. Onun dünyası polemik gücüyle, sanatçı duruşuyla yepyeni bir dünyaydı. Bize uzak ve dünyasını anlamamızı istemeyen tavrıyla joker, sevgiden uzak, sadece kini ve intikamı için yaşayan bir karakterdi.Bu yönüyle aslında bizim içimizden çıkan fakat garip içgüdüleriyle bizi aşan bir yönü de vardı.Dünyada kaç kişi öldüreceği insanlara öldürmeden önce “sen hiç ay ışığında şeytanla raks ettin mi?” sorusunu yöneltir.Ne kadar sıra dışı bir zekaya sahip olduğunu karakterin bu sözünden de çok iyi anlayabiliriz.

Maskelerin ardında çok eğlenceli bir sureti barındıran bu karakterlerden belki de en sevimlisi, sempatiği ve tabii ki komedyeni “Maske” karakteridir. Aşka olan ilgisi ve değişken fiziğiyle günümüz kötülük anlayışından oldukça farklı bir kötülük anlayışına sahipti. Jokerden farklı olarak daha çok çizgi sinemaya ait bir karakterdi. Sinema açısından pek de derin bir duygusallığı ya da psikolojiyi içermese de “maske” karakteri, çocuklara yönelik sevimli tavrıyla unutulmayacaklar arasındadır.

Belki de, Joker karakteriyle birazcık da olsun örtüşebilecek en yakın karakter beter böcek(beetlejuice) karakteriydi. Yine karşımıza farklı bir fizik ve hatta iğrençlikle sarmalanmış bir siluet çıkıyor. Mezarlıklarda yaşayan, isminin üç kez telaffuzuyla hayata dâhil olan “beter böcek” karakteri…

Yönetmeni Tim Burton’un ellerinde yaşam bulan beter böcek(beetlejuice) kendi çıkarları için her şeyi mubah gören ve buna göre yaşayan bir kahramandı. Kahraman dedik; çünkü 1988 yapımı olan filmde, bu karakter bir kurtarıcı olarak müjdeleniyordu. İğrenç beslenme alışkanlıkları yanında, insani her şeyden uzak ama bizim yaşamımıza imrenen bir kahraman…
Çok itici ve hatta ağzı çok bozuktu ama çok eğlenceliydi de… Tüm ciddiyetsizliğiyle kendi çıkarlarını düşünen “beter böcek” diğer karakterlerle birlikte klişe bir özelliği yine vurguluyordu: Ortak değer yargılarından yoksunluk.

Sinemasal olarak irdelendiğinde; sayılan bu karakterler, ortak olarak şunu söylüyordu: Tiyatraliz, eğlenceliyiz… Sanatçı yönlerini ve tabii ki göze hitap eden görünüşlerini de unutmamak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü onlar sıradan şeylere âşık olan tipler değillerdi ve böyle olmayı da zaten istemezlerdi. Bu onların sinema kaygısından çok sanatçı tavırlarıyla ilgiliydi ve tabii ki yaratıcılarının hayal gücüyle.

Joker, maske, beter böcek ve aklımıza gelmeyen diğer post modern karakterler aslında bizim içimizdeki saklanan tüm sıra dışı içgüdülerin bir vücutta toplanmasıydı. Onlar bizim evet dediklerimize “hayır” diyorlardı. Bu yüzden bir bakıma inkârın ve inadın simgeleriydiler. Sinema gibi görsel bir sanatta bunları bize hatırlatmaları ayrı bir devasa sorumluluktu… Bunu da unutmamak gerek diye düşünüyorum.

Çok özel bir yapım ‘Yuva’ belgeseli…

Çekimleri 3 yıl süren belgeselde gökyüzünde devri-i alemle dünyanın nasıl değiştiğini bu muhteşem ama bir o kadar ürküten gerçeklerin olduğu belgesel bugün NTV Yeşil Ekran’daydı…

Kesinlikle muhteşem ve özel bir yapım. Çekimleri 3 yıl süren ve 54 ülkede, havadan çekilen görüntülerle inanılmaz bir görsel mesaj sunan belgeselin yönetmenliğini Yann Arthus-Berntrand üstlenirken dağıtımını Luc Besson sağlamış.

Belgesel’den Notlar

90 ülkede, milyonlarca izleyiciyle buluşan bu görsel şölenin anlatıcılığını Glenn Close üstlenmiş. Ana mesaj olarak “gezegenimizin geleceğini kurtarmak için hala geç değil” sözü vurgulanıyor. Ancak YUVA’nın (Home) alanında birbirinden deneyimli isimlerden oluşan ekibinin de söylediği gibi, karamsar olmak için artık çok geç!

İnsanlık geçtiğimiz birkaç kısa on yılda, gezegenin yaklaşık dört milyon yıl süren evrimle kurulan dengesini altüst etti. Ödenecek bedel ağır, ama artık karamsar olmak için çok geç: İnsanlığın bu gidişatı tersine çevirmesi, Dünya’nın zenginliklerini yağmaladığının farkına varması ve tüketim kalıplarını değiştirmesi için hemen hemen 10 yılı var.

Ürküten Bazı Rakamlar

– Dünya nüfusunun yüzde yirmisi, gezegenin kaynaklarının yüzde seksenini kullanıyor. GEO4, UNEP (United Nations Environment Programme) 2007

– Dünya’da, gelişmekte olan ülkelere edilen yardımın 12 katı, askeri giderlere harcanıyor. SIPRI Yıllığı, 2008 (Stockholm International Peace Research Institute) OECD, 2008 (Organization for Economic Cooperation and Development)

– Bir milyara yakın sayıda insan açlık sınırında. FAO, 2008 (Food and Agriculture Organization of the United Nations)

– Her yıl, 13 milyon hektar orman yok oluyor. FAO, 2005

– Bir günde 5000 insan kirli içme suyu yüzünden ölüyor. Bir milyar insan temiz içme suyuna ulaşamıyor. UNDP, 2006 (United Nations Development Programme)

Peki bu muhteşem Filmin ritmini nasıl oluşturmuşlar?

Filmin yönetmeni Yann Arthus-Berntrand şöyle anlatıyor; Filmin hızdan uzak bir akışının olmasını istedim. Helikopterin ağırlığı ve kullandığımız kamerayla ilintili teknik kısıtlamalar, bizi birçok sahneyi yavaşlatılmış gösterimle çekmeye yöneltti. Bu benim sinema filminde sevdiğim bir özellik – insanı derin düşünceye sevk ediyor. Bu ayrıca sizin dinlemenize ve düşünmeye son vermenize de yol açan bir film. İnsanlar filmin söylemek zorunda olduğu şeylerin bir bölümünü duymaktan hoşlanmazlar ama herhangi bir ödün vermeye hazır değildim, diyor…

VE YUVAMIZ BİZE DÜŞMAN OLDU.

Mustafa Türkan

İstismar Sineması

Yakında Soldaki Son Ev sinemaya girerken şöyle 70’lere bir seheyat edelim. Ve istismar sinemasını yerinde inceleyelim.

Blaxploitation: 70’lerin soul ve funk katkılı siyahi istismar filmleri. Çoğunluklar özgürlükiadlete ve miliyetçilik kavramanlarınla siyahlara ulaşmaya çalışan bir film türüdür. Bana kalırsa en iyi örneğide braculadır.

Geceyarısı Sineması: İstismar sinemasına ciddi bir şekilde eğilen, türün ustalarına ve “başyapıtlarına” dair inceleme yazılarına yer veren tek yerli yayın. Yakın zamanda mezarından dirilip yeniden okuyucusuyla buluşacağı söyleniyor.

Bu arada Rodrigez ve Tarantinonun İki film birlikte sinemayı kana buladıkları eğlenceli kült filmlere gönderme yapan filmleri unutulamaz. Özellikle de ölüm geçirmez ve dehşet gezeni. Peki ya grındhouse ne demektir? Kalçaları biribirine sürterek dans etmek anlamınada geldiği biliyormuydunuz? Şimdi öğrendiniz.

Konumuzdan konuya nasıl başladıysak öyle devam edelim. Şimdi İstismar sinemasının alt türleri incelemk lazım.

► Giallo, İtalyanca sarı anlamına gelen bu kelime, İtalya’da bir dönem sarı seri olarak basılmış olan ucuz (pulp) polisiye/dedektiflik hikayelerinin bolca vahşet ve kan eklenerek sinemaya uyarlanmış haline verilen isimdi. Eurotrash gerilim olarak da bilinen türün en önemli yönetmeni Dario Argento olmasına rağmen bilinen ilk örneği, Mario Bava’ nın La Ragazza Che Sapeva Troppo (1963) filmidir. Ülkemizde içine biraz da seks öğeleri katılmış giallo türünde filmler de çekilmiştir.

►Snuff, bir insanın kamera önünde gerçekten öldürüldüğü iddiasında olan filmlere verilen isimdir. Ama gerçek bir örneği henüz bulunmamaktadır. Deep River Savages (1972) hayvanların gerçekten öldürüldüğü, kanlı vahşet görüntülerinin yeraldığı bir film olarak bu türe yakın bir filmdir. Türün en iyi bilinen örnekleri, uzun bir süre snuff olduğu zannedilen ve Blair Witch filmine de esin kaynağı olan Rugerro Deodato imzalı Cannibal Holocaust (1980) ve film yapımcıları Gualtiero Jacopetti ve Franco Prosperi’ nin sonradan shockumentary (şok edici belgesel) olarak adlandırılacak olan gerçek görüntülerden derleme Mondo (İtalyanca “dünya”) serisi filmleri Mondo Cane (1962) ve Face of Death (1978) filmleridir.

► Gore, kanın su gibi aktığı filmlere verilen genel isimdir. Vahşi cinayetlerin bol kanlı biçimde beyazperdeye yansıtıldığı bu türün bilinen ilk örneği, gore türünün babası Herschell Gordon Lewis’in Blood Feast (1963) filmidir. Dario Argento’ nun afişinde “Bu filmin son 12 dakikasından daha korkunç birşey varsa o da ilk 92 dakikasıdır” tümcesi yazan Suspiria (1977) filmi ve Zombie Holocaust (1979) gore türünün en bilinen filmleridir. Yine Tarantino’nun kankası Robert Rodriguez’le birlikte kotardığı From Dusk Till Down (1996) Tarantino’nun alt türlere olan tutkusunun bir ürünü olarak gore türüne örnek gösterilebilecek bir film olarak Tarantino filmografisindeki yerini almıştır.

► Eurotrash, Avrupa yapımı çöp filmlere verilen bu isim, genel olarak gialloları, gore filmleri, İtalyan zombi filmlerini kapsayan genel bir ifade olarak kullanılıyor.

Genel olarak alt türler bu şekilde tanımlansa da bu türlerin dışında kalan filmler de var. Uyuşturucu, değişim geçirip canavarlaşan hayvanlar, nudizm, eşcinsellik, işkence için kullanılan ev aletleri, naziler, bilim-kurgu temaları, cinsel hastalıklar, kadın hapishaneleri, zombiler ve akla gelebilecek bilimum manyaklık istismar filmlerinde kullanılan diğer temalardan bazıları. Seyirciyi salona çekmek için abartılı film sloganları kullanmak, film afişinde X ibaresine yer vermek istismar sinemasının diğer silahlarından bir kaçı.

Mustafa Türkan

Fanatiklik Böyle Bir şey

Benden size nasiyat fanatik olmayın. Çok kötü bir şey. Peki ne fanatikliğinden bahsediyorum. Oyun fanatikliği desem. Evet anladınız. Eski fanatikliğimi hatırlıyorum. Anne,baba ve ya dedemizden para koparır sonra bunları gider internet kafelerde harcardık. Peki ya internet kafelerin açılışından beri en çok neyin fanatiği olurduk. Cevap herkesin tahmin edebileceği gibi;Counter Strike

counter2ic4.jpg
Peki ya Counter bizi fanatiği yaptığında neler değişmişti. Bilgisayarda zamanımızı öldürürken asosyaleşmeye başladık. Yavaş yavaş oyunda insan öldürmekten şiddette başvuran bir cani olmaya başlamamışmıydık. Hayatımız ev-okul-cafe-ev üzerine kuruldu. Deli gibi oynuyorduk. Bazen 18 saatte çıkıyordu. Bu önümüze çıkanları indirdikçe çoşuyor. Daha çok hırs yapıyorduk. Peki ya evdekilerle diyalog kurabiliyormuyduk? Hayır en fazla günaydın,iyi akşamlar,merhaba gibi sözcükler sarf ediyor. Okulda ise durmadan yaptığımız ölüm maçları hakkında konuşup ben senden daha iyi oynarım. Havası girip karnelerimizde 1 görmeye alışıyorduk. Resmen yürüyen ve konuşan zombilere dönmüştük. Yaşayorduk ama ne için yaşadığımızı bilmiyorduk.
http://www.itusozluk.com/img.php/7dc1fa740f9e73baf3ff69d9dd56a96910502/counter+strike
Oyun oynayacaktık ama fanatiklik derecesinde ileri gitmemeliydik. Sonradan aslında bir hiç uğruna giden 18 saatin ardından üzüldük. Ama giden günlerimizin hesabu yoktu. Bu fanatiklik insanın başına bela kardeşim
Mustafa Türkan

7 Delikli Tokmak Bunu Bilmeyen Ahmak

Yazıma bu sefer bir bilmece ile başlamak istiyorum. Söyleyin bakalım. 7 Delikli tokmak bunu bilmeyen ahlak nedir bu? Hımm evet doğru bildiniz tabii insan. Fakat şimdileri 7 deliklimiyiz yoksa 100 delikli mi bunu düşünmek lazım. İnsanlar istanbul sokakları gibi kendilerini delik deşik yapıyorlar. Ya anladınız demek… Evet bende lafı tam da İstanbul’un sokaklarına  getirmek için bu kelimeleri kullandım. Siz de biliyorsunuzdur,istanbul’un sokakları eskiden böyle miydi? Ne düzgün ve akıl alıcı bir şehirdi. İstanbul’u gören başkentler kıskancıdan ağlardı. İnsanları mesut dertsizdi. Fakat o güzelim sokaklara neler oldu?

https://i0.wp.com/image.haber7.com/haber/40283.jpg

Delik deşik İstanbul sokakları var. Bir tarafı geliştirilirken sanki bir tarafı unutulmuş. Bütün insanlar nefretleri,kıskançlıklarını ve dertlerini oraya kusmuşlar ya da matkaplarla delik deşik etmişler. Bakıyorum bir zaman tablolardaki gibi güzel İstanbul şimdi neler de? Çocukluğumla birlikte uçmuş mu bu diyarlardan,yoksa tutamamış mıyız elimizde? Peki ya İstanbul 2010 kültür başkenti olmayı hak eden bir şehir mi? Şehirimizin kültür başkenti olması güzel ama hesas sorusu hak edip etmemesi. Cevap sizin Bir zamanların güzeller güzelini hastalandı mı?

Mustafa Türkan

Kadın Süper Kahraman Olur mu?

Aslında ben kendimce bir analiz yaptım. Ama tepkileri de üzerime çekmek istemem. Yazıma bence diyerek başlamak istiyorum. Bence olmaz. Peki neden böyle düşünüyorum? İki neden buldum. Bilmiyorum. Sizce neden ama örnek vererek açıklamaya çalışayım. Mesela örümcek adamı kadın olarak düşüne biliyormusunuz? Ben düşünmekte zorlanıyorum. Çünkü kadınlar narin ve biraz ürkek canlılar. Örümcekten yılanda korkarlar.  Yani kendinden korkan bir kahraman olmaz herhalde… Olsa bile ne kadar başarılı olurdu o da başka bir konu tabii.

https://i1.wp.com/www.flashtrackz.com/games/images/angelinajoliedressup300x300.jpg

Birde nazik olmaları demiştim. Aşırı derece yaralanmaya dayanabilecekleri sanmıyorum. Yapıları kahraman olmaya Elverişli değil. Ha filmlerde kadın kahramanlar görüyoruz. Ama adı üstünde film. Birde filmlerde kadın kahramanların kullanılma nedeni de kadın kahraman denilince şaşırmamış yani değişik bir fikir gibi. Yeni bir erkek filmin başarılı olması zor çünkü alışılmış ve sıkmaya başlamış. Ama kadınlar böyle değil daha bu fikirden bir süre yararlanılabilir. Şimdi birazda kadınlara iltifat etmek istemiyorum.

Kadınların hiç biri süper kahraman erkekler gibi deli ve zevksiz değillerdir. Mesela hangi kadın taytının üzerine kilot giyer ki. Kadınlar asla bu kadar zevksiz olmadı. Ve olmayacaklar gibi görünüyor. Olmasınlar zaten zaten erkeklere zevkleri tattıran tek onlar. Zevksiz bir hayatta çekilmez olurdu.

https://i1.wp.com/www.kadinella.com/wp-content/uploads/superwomen.jpg

Son olarak kadın süper kahraman olur. Fakat şu an akıl ve mantığımıza ters düşüyor. Kadınlara sesleniyor siz süslenip bizi bizden alamaya devam edin. Kaslı erkek gibi kadın istemiyoruz.

Mustafa Türkan

Sonraki Sayfa »