Lanetli Topraklar

Son dönemde uzakdoğu ve eski korku filmlerini yeniden çekerek sinemaseverlerin ihtiyaçlarını giderme yoluna giden Amerikan sineması, bu dalda kimi zaman çok satan korku romanlarını da sinemaya uyarlayarak mevcut sıkıntısına çözüm bulmaya çalışıyor. “Lanetli Topraklar” da yazarı Scott Smith’in kaleme aldığı çok-satan gerilim kitabından uyarlanmış bir film.

Eh sonunda taklit gelmiyor dediğim bir film lanetli topraklar ama yinede vasat bir film bekleyerek izledim. Çünkü Abd’den son zamanlarda durmadan başarısız yapımlar gelip duruyordu.

Korku edebiyatının tartışmasız en önemli yazarı olan Stephen King tarafından roman “korkunun çığlık atan fotoğrafı” olarak tanımlanmış.Stephen King’in bu sözünü duyduktan sonra bu filmi ve kitabı edindim. Kitabı başarılı buldum.Filmin ise tartışılacak yerleri var. Tabiki kitpa kadar iyi olmasa kötü değildi.

Film yinede klişeler üzerinden yürümekten bence kurtulamıyor.Ama yapımcılar bu seferde gençleri farklı bir yere meksikaya aztek tapınaklarına yolladık diyorlar.Ama ne yenilik…


Madem bizi Azteklere, maya harabelerine götürüyorsun öyleyse bu gizemli uygarlığın sana sağladığı avantajları filminde kullanmalısın. Bir sürü malzeme var bu gizemin içinde, bunları hikayeye yansıtmak çok mu zor? Ama bu derinleşme tercihi çöpe atılıp kan revan içinde bir film yapmayı tercih etmeyi kolaycılığa kaçmak olarak değerlendirmek çok da yanlış sayılmaz.

Ama illede biz kötü film yapacağız demek istiyorlar.Tamam nasıl isterseniz öyle yapın.

Mustafa Türkan

Reklamlar

Alacakaranlık

Posted On Mayıs 30, 2009

Filed under Film İncelemeleri

Comments Dropped leave a response

Biraz gecikmeli de olsa Amerika’da ortalığı kasıp kavuran “Twilight” fırtınası nihayet ülkemiz sınırlarına da ulaşmış bulunmakta; bunun sonucu olarak mitoz bölünme yoluyla çoğalan, “Edward” (ki uzuuunca bir Edward bu) diye sayıklayan dişi bir grubun hâl ve tavırlarına dehşet içinde şahit olmaktayım.

Yine de, hakkını teslim etmek gerekirse Twilight, kendi türü içinde başarılı sayılabilecek, hedef aldığı kitleyi de gayet güzel avucunun içine alabilmiş ve ana karakteri Bella’nın kaotik ruh halini doğru bir biçimde okuyucusuna yansıtabilmiş bir roman (Gerçi Bella’nın, bayan okuyucuların ne kadar umurunda olduğu tartışılır).

Robert Pattinson da ağzını açmadığı zamanlarda “cool” tavrını gayet güzel sürdürebiliyor, lâkin iş azı dişleri arasından dökülen repliklere geldiğinde karakteri gibi gerçekten ruhsuz olduğu ortaya çıkıyor.

Efektlerine de ne gereken özenin ne de paranın harcanmadığını düşündüğüm Twilight, sonuç olarak serinin hayranı kızlardan başka bir kitleye hitap etmiyor; kaldı ki uyarlandığı romanın yarısında Edward’ın ne kadar mükemmel bir yaratık olduğu anlatıldığı için filmin de bundan öte bir amacı yok zaten. Vampirlerin biz zavallı insanoğlunun kanını daha ne kadar emeceğini bilmiyorum ama Twilight gibi eserlerin, gerçek hayatta vampirle karşılaşsalar bırakın kaçmayı büyük bir şevkle kendilerini önüne atacak bireyler yarattığını düşünürsek iştahlı yapımcı ve yazarların insan kanıyla beslenmeye uzun bir süre daha devam edeceğini ön görmek pek de zor değil.

Yinede size vampirle görüşme filmi tercih etmenizi önerir.İyi akşamlar dilerim…

M.T


Tea Break

Asık suratlı ve geniş yapılı bir fabrika işçisinin kanlı yüzüyle açılıyor film. Önündeki sivri aleti her indirmesiyle yüzüne kanlar sıçrıyor. Önündeki kayan bant aralıksız çalıştığı için de bir an bile yerinden kımıldayamıyor.

Mezbahayı hatırlatan yerde distopik bir düzen hakim. Sonradan filmin distopik atmosferini güçlendiren bir gerçekle karşılaşıyoruz. Adamın önündeki kayan bantta çıplak bir halde bağlanmış gençler yatmaktadır.

Adamın aletini her indirmesiyle gençlerden birinin daha kafası platformun yanına düşmektedir. Bu arada adamın gözü duvar saatindedir. Ara verilmesiyle işini bırakır ve gazetesini okuyarak yemeğini yemeye başlar. Kayan banttaki kurban ölümünü bekleyecektir!

Asık suratlı ve geniş yapılı bir fabrika işçisinin kanlı yüzüyle açılıyor film. Önündeki sivri aleti her indirmesiyle yüzüne kanlar sıçrıyor. Önündeki kayan bant aralıksız çalıştığı için de bir an bile yerinden kımıldayamıyor. Mezbahayı hatırlatan yerde distopik bir düzen hakim. Sonradan filmin distopik atmosferini güçlendiren bir gerçekle karşılaşıyoruz. Adamın önündeki kayan bantta çıplak bir halde bağlanmış gençler yatmaktadır. Adamın aletini her indirmesiyle gençlerden birinin daha kafası platformun yanına düşmektedir. Bu arada adamın gözü duvar saatindedir. Ara verilmesiyle işini bırakır ve gazetesini okuyarak yemeğini yemeye başlar.

Bu esnada platformda bir genç beklemektedir. Tam kafası gitmek üzereyken mola verildiği için, ölüm anını bekleyeceği uzun bir işkence başlamıştır onun için. Ses çıkaramadığı için yalvaran gözlerle katilini izler. Fabrika işçisi de yemeği bitince adamın yanına gelir ve bir an onun yalvaran gözlerine anlayışla bakar. Hatta bir anda katilin yumuşadığını ve genci öldürmeyeceğini düşünürüz. Yanılmışızdır. Adam sadece başla zilini beklemektedir ve işbaşı yapar yapmaz gencin kafasını uçurur. Acımak yok.

Tea Break, son dönemin popüler korku filmlerini hatırlatan sadizm dolu bir hikayeye sahip…

Ama aynı zamanda insanı çıldırtan kara mizahı çoğu filmden onu dağa iyi bir yere taşıyor.Bu filmdeki amaç size soru sorması o genci neden öldürdüğünü bilmiyorsunuz…

İşte asıl sorusu bu neden o genci öldürüyor. Bu sadizm dolu filmlerde neden insanlar öldürülüyor?Suçları varmı?Suçlu kim?

MUSTAFA TÜRKAN


Vahşet Çetesi

Bir Filmden ne beklersiniz:Kan, Vahşet, Din ya da Hiçbiri…

Bu filmde nerdeyse aradığınız herşey var. Aşırı derece kan oranı ve vahşet,din ve eğlencelik seks unsueu daha önemlisi Ron zombie var desem…Benim kişisel fikrim aslında Rob zombie asla yönetmen olmamalı o şarkılarını söylemeliydi. Ama olmadı. O yönetmenliği seçti. Bizi korku sinemasından soğutmak için tabikide…Saçmalaması sayesinde…

Vahşet Çetesi gibi samimiyetsizlik abidesi bir film çıkıveriyor. Elin kanlı bıçaklı dehşetli filminden izleyiciye “kuziciğim” diyerek sarılan samimiyet beklenir mi? Elbet beklenir…

Görünen o ki Zombie’nin ilk filmi House Of 1000 Corpses da buna gayet başarıyla hizmet eden bir yapı içeriyor, özellikle görselliğiyle tüm bu şovun bir parçası olarak gözü gönlü şen ediyordu. Lakin Zombie, Vahşet Çetesi’nde yapabileceği en kötü şeyi yapıp, paragraf başında bahsettiğim iki yolun ortasında kalarak, hafiften bir “sinemacı” edasına bürünmek suretiyle kendi yoluna taş koyuyor…

Vahşet Çetesi aynı anda bir çok şey olmaya çalışıyor. Söz gelimi içi boş diyaloglarla seyircinin zihni faaliyetlerine, sinemasal hafsalasına hitap edeyim derken, çok kıymetli olan zamanını harcıyor, görsel açıdan başarılı çekilmiş paralanma tartaklanma didiklenme sekanslarında oyalanmayayım derken, temposundan yiyor

Ben Rob Zombie acıyorum.Ödevini çalışmadan gelmiş.Annesini arayacağım.

Vahşet Çetesi, tüm bu zaaflarına rağmen, bir çok meraklıyı sinemaya çekmesi icap eden bir film elbet. Ama bir çoğunu da uyarmak farz, film sıradan bir seri katil ya da zombi filmi filan değil. Hatta ne yazık ki hiçbiri değil…

Vahşet çetesi içi boş bir kutu bizde o kutuyu çöpe atan insanlarız.Yaşasın Rock ve MEtal

MUSTAFA TÜRKAN

Kurt Kapanı

Politik anlamda ikna edici olmak için çaba harcamayıp sonuçları stilize bir şekilde sunmakla yetinen film, Alan Moore’un bilinen kahinliğini farklı bir şekilde olumluyor. Sinema sanatı çizgi roman cinayetlerine devam ede dursun, periferiden fırlayan korku filmleri de tür sineması meraklılarının dikkatini çekmeye devam ediyor.Kurt kapanı korku sinemasın aradığı taze kana karışmasa bile yükselen yetmişler korkusuyla iki binlerin video dehşetinin sıkı bir karışımını sunuyor.

Karşınızda Kurt kapanı Otelin vasatlığından sıkılan ama Eli Roth’u seviyorsanız Kesinlikle bu film izlemelisiniz.Çünkü size otelden daha çok şey vaat edecek.Ve keşke devamı olsaydı dedirtecek.

Kurt Kapanı, Eli Roth‘un saf kötü filmi Otel ile benzer bir macerayla başlıyor. Otel’in legal keyif arayan şapşal üçlüsünün yerini burada bir krater manzarasının tadını çıkarmak isteyen, biri erkek üç arkadaş alıyor.

Meteor kraterini izlemek için yolculuklarına kısa bir ara veren ve bu esnada bir de aşk doğuran bu üçlünün gerçekdışı, abartılı bir dili paylaşmıyor oluşu filmin ayaklarını sıkı bir şekilde yere bastırıyor. Filmin bu gizemli konaklama esnasında yarattığı bir artı da, üçlüyü tehdit eden sorunun veya tehlikenin ne olduğunun uzun süre tam anlamıyla ortaya çıkmaması. Özellikle de mekanın gizemli olaylara çağrı yapan atmosferi çok iyi yansıtılmış.

Kan karnavalının geç başlayışı bir korku filmi için problem gibi algılansa da, zamanla bu eksikliğin fazlasıyla kapatıldığını söyleyebiliriz. Film sıkı gerilim anlarının arasında, bol kanlı sahnelerle dinlendiriyor izleyicisini.Ama yineden Otel kadar sadistlik derecesinde bir kan oranı beklemeyin.

Samimi karakterleri ile sahici korkular yaratan bir film var karşımızda…Sonra üzülürsünüz bence kaçırmadan Eli Roth’nin en iyi filmini sindire sindire izleyin sizde otel gibi sindirim sorunu yaşatmayacak olduğundan eminim.Ben yaşamadım

Mustafa Türkan

Hababam Sınıfı:Üç Buçuk

Kimlerin Kemikleri Sızladı?

Kimlerin olacak tabikide ilk hababam sınıfı oyuncuları İnek şaban,Adile teyze,kel mahmut…Peki kim bilirdi.Bu serinin bu kadar bozulacağını ama bunda suç hemde bizde hemde serinin efsanesi bozmaya çalışan zihniyetin suçu.Eski Filmlerin yanında bile geçmeyen bu film birde hababam sınıfı serisine korku/komedi adı vermeye çalıştı. Peki ya Söyleyin bu film korku olmuş mu? Yanından bile geçememiş.Lütfen bu filme korku filmi demeyin.

Korku türü; Türk Sineması’nda tüm ciddiyetiyle var olmaya gayret gösterdikçe, daha da komik bir film ortaya çıkmasına yol açmaktan başka neye yaramıştı ki?

Şafak Sezer ve Peker Açıkalın arka planda oldukları sahnelerde bile dikkatleri üzerlerine çekebilen acayiplikler yapan oyuncular. Her daim tüm gözler onlara baksın istiyorlar ve bunu da başarıyorlar. Mehmet Ali Erbil, son 15 yıldır yarattığı şovmen tiplemesinin esiri olmaya devam ediyor. Mehmet anla artık senden oyuncu olmaz sen kimin kuşu kaçırılmış onla uğraş dur. Sinemayıda kirletmeye çalışma…

Kronolojik olarak Hababam Sınıfı serisine baktığımızda; Hababam Sınıfı Üç Buçuk’ta çok özel bir durumla karşı karşıya kalıyoruz. Bu yapıtta Hababam, filmin tamamına yakınında tongaya düşen bir sınıf olarak karşımıza çıkıyor. Hababam’ın o tanıdık imajına vurulmuş ağır bir darbe bu, çünkü Hababam bugüne kadar daha çok kendi aralarındaki esprileri sayesinde öne çıkmıştı.

Hababam korosunun kanon halinde söylediği “Hababam” parçasının ve öğretmenler odasında söylenen “Kar” parçasının ilginç bir tat kattığı Hababam Sınıfı Üç Buçuk, güldürmek için korkutan ve bu tavrıyla da şimdiden vasatın üstüne geçmeyeceği kanıtlıyor.Allah sizi ıslah etsin…

Mustafa Türkan

Dabbe

İlk filmini korku türünde gerçekleştiren Hasan Karacadağ ile ilgili bildiğimiz, her yerde karşımıza çıkan en temel bilgi, kendisinin uzun bir dönem Japonya’da bulunduğu ve orada hem türün çeşitli örneklerinde çalıştığı, hem de kendine ait bazı filmler gerçekleştirdiği.

Ve Hasan karadağdan halka ve garez gibi(japonya deyince) film bekliyordum. Ama beklemediğim türden vasat bir film ile karşımıza çıktı. Bu film için hem iyi hemde kötü yorum yapmak istiyorum.

Sanal Dünyanın kıyamet tellalığını yapmak isteyen Dabbe ve hasan karadağ internetti kıyamet tellalı olarak gördüğü sürece kaynak olarak kullandığı kuranı ters tutarak okuduğunu anlıyorum…

Şimdi, hakkını vermek lazım, Dabbe gerçekten asap bozucu ve ürkütücü anları olan bir film. Zamanla ilgili bazı ilginç numaralar da yapıyor. Ama çoğu korku filminin sırtını yasladığı bir numaraya fazlaca bel bağlıyor: ses efektlerine. Zaman zaman başarılı sayılabilecek dijital görsel efektler ve özellikle üzerine gidilen tedirgin edici durumlar sayesinde pekala belli bir etki yakalanmasına rağmen, aşırı bir şekilde kullanılan ses efektleriyle seyirciyi irkiltme yöntemi her şeyi bozuyor. Korku sineması sadece ses efektleriyle izleyiciyi yerinden sıçratmak ya da kulaklarını tırmalamak değildir.

Bunu anlasaydı.Daha korkutucu bir film yapabilecek kadar etkili olurdu

Yazımın son kısmına bıraktığım diğer mesele ise, daha temel sinemasal gerekliliklere dair. Hasan Karacadağ, diyalogsuz ve efektlere dayalı sahnelerde kısmi bir başarı yakalamış olsa da, işin içine karakterler, diyaloglar ve mizansen girince basbayağı çuvallıyor.

Bunuda düzeltirse daha iyi yerlerde bulunacak kaliteli yapımlara imza atacaktır.Ama semum’da bile ders alamıyor.


Filmi birlikte izlediğim seyirci grubu gibi ben de diyaloglara ve öyküye çoğu yerde gülmekten kendimi alamadım. “388@0” esprisini daha en baştan anlayan seyircinin aptal olduğunun varsayılıp, bunun altı yaşında bir çocuğa anlatır gibi bir mizansenle filmin son yarım saatinde çözülüşüneyse gülsem mi kızsam mı bilemedim.

Gülmek istiyorsanız. Sakın bu filmi kaçırmayın türk işi japon Filmi…

M.Türkan

Otel 2

Gerçek insanların gerçekten katledilmesi esasına dayalı snuff üzerine kurulu film, şaşırtıcı bir şekilde sakin bir ilk yarıyla geçiyor. Bu, filmin ikinci yarısına damgasını vuracak şiddeti besleyen bir sükunet hali aslında… İlk filmde temeli zayıf bir şiddete şahit olmuştuk ve midemiz bir hayli yorulmuştu. Ama yönetmen Eli Roth filmin bu açığını telafi etmek adına şiddeti ciddi bir temele oturtmuş.

Şiddet aslında bazen o kadar ileri gidiyordu.BU filmi işkence pornosu olarak adlandırmak geldi.

Eli Roth şiddete övgüsünü çok belli ediyor. Özellikle filmde kullandığı aşırı kan efekleri ve kapalı mekanlarıla birde işin içine insanın insan öldürmek  için para ödemesi girmiyor mu?

Herşey bir yana bu filmi izlerken katlanmanız gerekenler  vasat oyunculuk,aşırı şiddette övgü,kapitaslim ve faşişst insanların sinir bozucu öyküsü…

Herşey iyi hoş görsek senaryo boş hele o iç senaryo aman tanrım kötü filmler yarışıyor yarışında iddalı olabilir.Ama burada pek iddaalı değil.Sırf para kazanmak için yapılan bir film.

Eli Roth’un belki de tek istediği kendisi gibi şiddet dolu filmlerden hoşlanan seyirciye hitap edebilmek. Kopan kollar, fışkıran kanlar, kulaklara sokulan tornavidalar, oyulan gözler, kırılan kemikler, uçurulan kelleler aracılığıyla ve tüm gerçekliğiyle bireysel şiddeti meraklısıyla buluşturmak…

Şiddetten hoş olan bir sinema seyircesiyseniz(Bende öyleyim ama) kesinlikle izleyiniz

Mustafa türkan

Anlam Arayışı

Posted On Mayıs 30, 2009

Filed under Multimedya, Ortaya karışık

Comments Dropped leave a response

Japon korku filmleri zamanla ne olur?

Hollywood’a gider

Onlar

Japon korku filmlerinin Amerikan versiyonlarını izlemekten çok sıkıldınız. Yeniden yapımları ise umursamayıp, hazır rahat bulunabiliyorken orijinallerinin DVD’lerini izlemeyi tercih ediyorsunuz. Türk sinemasının en iyi korku filmi ise henüz çekilmeyi bekliyor. Yani, herkes korku sinemasından bahsediyor ama konuşulan filmler, yeteri kadar güçlü değil. Öyleyse, Fransa’dan gelen korku filmlerini keşfetmenizin zamanı geldi!

Son zamanlarda Fransız dehşet sineması örneklerini izlemeye başladım.Eskiden çekmeye cesaret edilemeyen sahnelerle dolu bu filmlerin çoğunuda başarılı buldum.Fransız atakta Türklerdende bunu bekliyorum…

Yakın zamanda dikkatimizi çeken ilk Fransız korku filmi,Yüksek Tansiyon adını taşıyan, ödün vermeyen Alexandre Aja filmiydi. Yakın zamanda izlediğimiz Sheitan da, kaçık Fransız köylüsü Vincent Cassel‘in katkısıyla türün ilginç bir örneği olarak karşımıza çıkmıştı.

Ama Sheitan biraz zayıf kalmış ve komedi eğlencelik bir film gibiydi. Ve seksle şeytanı birleştirmişti.Ve bunuda iyide yapmıştı. Ama yüksek Tansiyon kadar vurucu değildi.

Ve şimdide karşımızda Onlar adında bir Fransız filmi var.

Onların en çok atmosferini sevdim desem yalan olmaz diye düşünüyorum. Çünkü atmosfer üzerine giderek Sheitandan daha başarılı bir film ortaya çıkmış. Keşke daha uzun olsaydı diyenler var.Bence kısa olmuş ama saçmaladan güzel bir film ortaya çıkmış. Ve gerilim o kadar fazlaki sinirlerimi bozdu. Diğer siniri bozan yeri ise malesef gerçek bir hikaye olması… Tabi gerçekten gerçekmi bilmiyorum.Ama neden olmasınkii…

Etrafı saran bilinmeyen ziyaretçiler beni koltuğuma çiviledi.Ve Sınırda,yüksek tansiyon gibi filmlere az kan ile insan nasıl korkutulur bunu kanıtladı. Diğer filmler bundan ders alırlar umarım.

Avrupa korku sinemasına, özellikle de türün eski ustalarına meraklı olanların dikkatini çekecek, yeni korku sineması izleyicilerinin ise tuhaf ve eksik bulacakları bir film var karşımızda. Filmi az kanlı bulanlara ise, gerçek olaylara dayanma iddiasındaki bir filmin gerektiğinden fazla kanlı olmasının ne kadar doğru olduğunu soralım…

MUSTAFA TÜRKAN

Sonraki Sayfa »