Taşındık

Uzun zamandır wordpress’i bıraktım ve Blogger’da yazmaya başladım şimdi ise kendime bir host aldım. Ve tekrar wordpress’e döndüm.

www.mustafaturkan.com

Reklamlar

Dehşet Gezegeni


90’lar sinemasını kökten değiştiren ve tekrar dirilten bu ikili adını altın harflerle sinema tarihine yazdırdı. Yıldızı sönmüş oyuncuları canlandırmak bir yana, kullandıkları eskimiş motifleri ve konuları da yeniden hayata döndürmek konusunda gayet başarılılar.Estetize ettikleri şiddeti, uzakdoğu filmlerini, ikinci kalite video kültürünü (ya da B-Filmleri), 70’lere ait herşeyi, kurgu anlayışlarını ve çok geniş bir yelpazede ele aldıkları malzemeleri aynı potada öylesine güzel eritiyorlar ki kelimelerle ifade etmekte zorlanıyorum. Yer aldıkları her proje ve filmi iple çekilen başka bir ortaklığa rastlamak sanırım o kadar da kolay değil. Bu birliktelik 1996 yılında çekilen Günbatımından Şafağa (“From Dusk Till Dawn”) ile başaldı ve günümüze kadar çok da verimli bir ortaklığın ilk adımı oldu.

Günah Şehri filminin yönetmeni Robert Rodriguez, bu sefer yıllardır kendine örnek aldığı filmlerdeki korku tarzını harmanlayarak karşımıza çıkıyor. Quentin Tarantino’nun Haziran ayında gösterime giren filmi Ölüm Geçirmez‘in ikinci ayağı olan Robert Rodriguez imzalı Dehşet Gezegeni, kasabada yaşanan bir patlama sonucu ortaya çıkan gazın insanları cani yaratıklara dönüştürdüğünü anlatan bir zombi filmi. Rodriguez filmde daha önceden birlikte çalıştığı Marley Shelton, Bruce Willis ve Quentin Tarantino’yla birlikte çalıştı. Freddy Rodriguez, Naveen Andrews, Rose McGowan, Michael Biehn, Jeff Fahey, Tom Savini ve Rodriguez’in oğlu Rebel Rodriguez filmde rol alan diğer oyuncular. Filmin kadrosuna sonradan katılan Tarantino, senaryoyu okurken “Bir Numaralı Tecavüzcü” rolunu çok beğendiği için bu rolde oynamak istemiş.

Zombi filmlerini hayranı olan yönetmen eski zombi filmlerinden tamamen farklı bir şey yapmak istiyordu ve senaryosunu oluştururken filmin temeline karakterleri oturttu. Karakterleri oturtma işinde çok başarılı olmuş. Eğlenceli ve değişik bir sürü karakter var. Film yapımcısı hikâyenin yıllar önce yazılmaya başladığından bahsediyor” “Spy Kids hatta The Faculty zamanlarında Robert’ın bana “İçinde bir doktor ve karısı olan bir zombi filmi fikrim var. Hatta bir sahnesinde karanlık bir yoldan geçen arabaların ışığı sayesinde zombilerin kurbanına yavaş, yavaş yaklaştığını göreceğiz” demişti.” diyor Nicotero.

Robert ona ilk 30 sayfayı gönderdiğini sonraları ise devamını yazamamış ve arka arkaya zombi filmleri çekilmeye devam etmiştir. 21 Days Later, Dawn Of The Dead, Land Of The Dead ve Shawn Of The Dead arka arkaya vizyona girerken Rodriguez de Spy Kids serisinin ikinci ve üçüncü filmleriyle Sin City’yi çekti. Ve senaryosuna devam etti. Bu filmlerde olmayan şeyleri eklemeye çalıştı. Rodriguez filmde geleneksel zombi filmleri yapısının dışında bir anlatım uygulasa da Dehşet Gezegeni’nin klasik korku filmlerinden beslenen bir tarafı da var. Rodriguez’in senaryosu sıra dışı makyajlar ve özel efektler gerektiriyordu. Ödüllü makyaj ustası Greg Nicotero film için kadroya dahil oldu. Makyaj efektleri Rodriguez’in filminde kullanılan efektlerin sadece bir kısmı. Spy Kids 3-D ve Sin City filminin özel efektlerini yapan ekip bu filmde de birlikte çalıştı. Efektleri Troublemaker Digital grubu hazırladı ve özellikle Rose McGowan’ın bacağı için uzun uğraşlar sergilemişler.

Tam anlamıyla bir Grindhouse deneyimi yaşatmak için de ikilinin çektiği filmlerin arasına uyduruk fragmanlar yerleştirilecekmiş (bu fragmanlardan bir tanesini Rob Zombie bir diğerini ise Eli Roth çekti). Sanırım bu şekilde istenilen havayı fazlasıyla tattırmayı başaracaklar. (Ne yazık ki Amerika, İngiltere ve Avustralya dışında bu deneyimi yaşam şansı bulamaycağız çünkü iki filmin gösterim tarihi de farklı. Yani Grindhouse bizde ve yukarda saydığımız diğer üç ülke dışında istediği etkiyi yaratabilecek mi kuşkuluyum).Biraz filminin iyi ve kötü yönelerine değinmek gerekirse 28 Hafta Sonra’nın politik göndermeleri ile iyice bir ciddiyet kazanan zombiler Dehşet Gezegeni’nde daha çok Troma gezegeninden fırlayıp gelmiş ıslak canavarlar olarak karşımıza çıkıyor. George Romero ve John Carpenter klasiklerine sayısız göndermelerle dolu., bir film yapan rodrigez her türlü şovdan kaçınmıyor. Filmde yönetmen faktörü yok denecek kadar azalıyor. Öte yandan, kadınları daha fazla ön plana çıkaran her iki film de onları adeta fetiş oyuncularına dönüştürüyor. Yani burada tek eleştirebileceğim her ne kadar kadınlar erkeklerle eşit güçte olsada, hatta onlardan daha da güçlü gösterilselerde, yönetmenlerinin arzu objeleri olmaktan kurtulamıyorlar. Dehşet Gezegini’nin saklamaktan korkmadığı absürdlüğünü de atlamamak gerekiyor. Yüzü kimyasal gaz yüzünden iltihap kaplamış bir hastanın, bir sahne önce ona üstünlük taslayan doktorun yüzüne kendi yüzündeki iltihap baloncuğunu patlatarak sürmesi gibi absürd sahneler, filme gerçekten müthiş bir dinamizm katıyor. Bu filmi oyun kuralları önceden belirlenmiş bir futbol maçı olarak görebilirsiniz. Ölüm geçirmez’in gölgesinde kalsa da Rodriguez’in pası attığını, Tarantino’nun da pası alıp, golü attığını görebilirdik. Maç tadında iki ayrı film deneyimi eski istismar sineması günlerine geri dönmek için ideal filmlerden…

Ahmet Türkan/www.korkusitesi.com tavsiye ederiz

Let Me In

Hollywood’lu yapımcıların çok tutan bir Avrupa ya da Asya filmini mutlaka yeniden çektikleri olağan bir durum. Ancak son zamanlarda işi iyice abartan yapımcılar daha dumanı üzerinde tüten yapımlara el atmaya ve bunlara Hollywood yorumları getirmeye başladılar. 2007 İspanyol yapımı ‘Rec’ filmini yalnızca 1 yıl sonra ‘Quarantine’ ismiyle çeken yapımcılar, şimdi de 2008 yılı İsveç yapımı ‘Låt Den Rätte Komma In’ filmine el attılar ve bu yılın sonunda filmi ‘Let Me In’ ismiyle gösterime sokmayı planlıyorlar. İyi yapılursa tabi karşı değiliz. Fakat işinin son derece zor olduğunu düşünmekteyim. Tabi izledikten sonra yorumumuzu yapmakta fayda var. Önerim ön yargılı olmamak faakt pek iyi bir film beklemiyorum. Sonuçta ilkinin yerini tutamayacak birşey olacağı kesin.

Hostel 3

Quentin Tarantino tayfasından Eli Roth’un 2005 yılında çektiği “Hostel” ile başlayan serinin 3. filmi gelecek sene vizyona girecek. İyi haber buydu, kötü haber ise bu defa yönetmen koltuğunda Eli Roth’un oturmayacak oluşu. Torture porn türünün şukela örneklerinden biri olan ilk film oldukça beğeni toplamış ancak ortaya bir anda “Saw” rüzgarının peydah olmasıyla biraz arkada kalmıştı. Devam filmi olan “Hostel 2” ise beklentileri hiç karşılayamamıştı. 3. film için kendisine teklif geldiğindeyse reddetmiş. Seküel filmlere karşı olmadığını ancak çekebilmesi için senaryonun iyi olması gerektiğini belirtmiş. Anlaşılan part 3′te bizi 2. film gibi bir facia bekliyor.

Bir Zombi ile Yürüdüm

Kanada’lı genç hemşire Betsy Jessica ismindeki bir kadına bakmak için Karayip Adaları’na gelir. Çiftlik sahibi Paul ile evli olan Jessica, doktorların söylediğine göre bir çeşit ateşli hastalığa yakalanmıştır.

Jessica’nın hastalığı kadının, yerel halkın tabiriyle “yürüyen zombi”ye dönüşmesine neden olur. Burada kaldığı sürede Paul’e aşık olan Betsy ise, sevdiği adamı mutlu etmek için Jessica’yı nolursa olsun iyileştirmeye karar verir. Bunun için yaptığı Voodoo büyüsü işleri daha da kötüleştirecektir. Fazla bilinmeyen yönetmen Jacques Tourneur’in yönettiği film, Charlotte Brontë’in Jane Eyre isimli kitabından esinlenmiş. 2007 yılında bir magazin dergisinin yaptığı en iyi zombi filmleri listesinde 5. sırada bulunan bir yapım. Üstleninlen oyunculukların sen derece başarılı olduğu film siyah beyaz ve 69 dakikalık bir seyir sunuyor bize. Aslında genel anlamda bir zombi filmi olarak adlandırılmaya bilir fakat Karayipler yöresi kökenli bir halk inanışı, vudu ayinleriyle (mezarlarından kaldırılarak canlandırıldığına inanılan ölüler için kullanılan bir tabir) öğeleri içrdiği için zombi türünde incelenmesi doğrudur. Bazı eleştirmenler tarafından hızlı ve siyah beyaz olduğundan anlaşılması zor olarak adlandırılsa bile izleyeni tatmin edecek bir korku filmi, özellikle zombi türünün hastası olan korku izleyicisine hitap eden bir korku filmi.

Film aynı zamanda remake filmler listesine eklenecek bir halka olacağı haberlerini duydum. Amerikan yapımcılar tarafından tekrar çekileceği belirtildi. Film çekim ekibi ise en ünlü korku filmlerinden biri olan Testere filmini çeken ekibi olacağı belirtilmiş. Ekibe güverenek şimdiden remake için günleri saymaya başladım. Özellikle film için yapılan şarkıyı dinlemenizi tavsiye ederim.

Kitaptan esinlenmesine rağmen bu kadar başarılı olması şaşırtıcı, en sevdiğim zombi filmleri listesinde 1 numaraya oturdu. Film hakkında ayrıntılı hiç bir yazı bulunmakmakta bende film hiç anlatmak istemiyorum. Yönetmenin harika yönettiği,oyuncuların rolünün hakkını vermiş, müzikler harika, senaryo güzel yani renksiz olması da asla eksi olarak eklenmemeli görüntü kalitesi kötüde olsa eksisi bulunmayan bir film. Burdan özellikle bir kaç zombi severe kesinlikle izleyin diye seslenmek isterim.

Son zamanlarda ki zombi türündeki çöp filminlerden sıkıldıysanız, Bir zombi ile yürüdüm filmi son zamanlarda zombi filmi bulamayan zombi severlere harika bir ilaç. Filmi izlemek isteyenler internette rahatça bulabilirler. Ne varsa yine eskilerde var.
Ahmet Türkan

Harry Potter ve Melez Prens

Ne kadar büyümüş olsam da sinema sevgim beni böyle sihir ve macera dolu filmlere çekiyor. Bu film tam da ergenlik çağlarını(Lise dönemini) hatırlamak isteyen izleyecilere göre bütün yaşlı arkadaşlarıma tavsiye ediyorum. Melez Prens beni hüsrana uğratan ergenlik sıkıntılarını anlatmaktan başka bir şey yapmayan bir film. Malesef kitaba sadık olmayan uyarlamalardan biri.Filmi hiç izlememiş ve romanlarını okumadıysanız konudan kısaca bahsetmek gerekir diye düşünüyorum. Romanın konusu , anne babası Voldemort isimli bir büyücü tarafından öldürülmüş olan ve kendisinin de bir büyücü olduğunu öğrenen Harry Potter isimli karakterin üzerinde ilerler ve Hogwarts Büyücülük okulunda büyücülüğü öğrenirken bir yandan Voldemort’un peşine düşen Harry Potter, bu gizemli ve devasa okulda onu bekleyen birbirinden heyecanlı serüvenle, daha ilk senesinde becerikli bir büyücü olup çıkar.

Bir çok filmin fanlarınında bildiği gibi diğer 5 filmde aksiyon öğeleri en yüksek düzeydeydi. Fakat bu film kesinlikle 2 saat 35 dakika boyunca ergenlik dönemini ve aşklar üzerine yerleşiyor. Hareketli sahneler bir elin parmaklarıyla sayılacak kadar az bu yüzden çoğu izleyeni ilk yarısından filmden soğutuyor. Fakat bir şey dikkatimi çekti. Filmler giderek büyüklere uygun olmaya başlıyor. Daha derinleşiyor, daha bir gotik,daha karanlık ve daha sinematografik öğeler katılıyor. Sinemasal açıdan tatmin ediyor fakat hayranları arasında soğumalar yaşatıyor. Serinin bu bölümünde, Harry Potter’ın büyücülük okulundaki altıncı senesidir. Dumbledore, okula yeni bir profesör getirir, profesör Slaghorn aslında daha önce bu okulda öğretmenlik yapmış ama bazı olaylar sonucu bırakmıştır. Dumbledore, Harry Potter’dan, profesör Slaghorn’un geçmişte yaşadığı ve bir sır gibi sakladığı bazı olayları öğrenmesini ister. Çünkü bu olaylar Harry Potter’ın ailesini öldüren Voldemort’la ilişkilidir. Bu arada iksir yapımını öğreten profesör Slaghorn’un dersliğindeki kütüphanede Harry, kullanılmış bir iksir kitabı bulur. Bu kitabın kapağında Melez Prens isimli birinin imzası vardır ve içinde diğer büyücülerin bilemedikleri büyüler yazmaktadır. Harry bu kitabı okumaya başlar ve bazı büyüleri uygular ama bu büyülerin ona zarar verdiğini fark eder.

Filmi buradan sonra artık iyice anlatmak bana düşer. Filmin süprizleri çok var. Melez Prens aslında Severus Snape’den başka kimse değildir. Ve Albus Dumbledore Snape tarafından öldürülür. Voldemort’un ölümsüz olma nedeni ise ruhunu hortluk büyüsü ile 7 parçaya bölmesidir. Finali saçma biten ve diğer kitaba bir çok olay bırakan bir film. Bundan sonra sonraki filmin kaç saat olacağını tahmin etmek kolay emin olun ki son film en az 4 saat olacaktır. Fakat bence Melez Prens 2 gelerek herşeyi son filme bırakmamak gerekiyor. Tabii yapımcılara karmamak gerekir.

Oyunculuklar yine harika fakat bu sefer Voldemort’un çocukluğu oynayan 2 oyuncu çok başarılılar. Filme artı olarak eklenmesi gereken şeylerde var. En küçüklüğünü oynayan çocuk (Omen filmlerinde) oynayan çocukları andırıyor. Gotik ve karanlık 13 yaşından küçük çocuklar için sert ve ürkütücü bir dünyanın kapıları bir süreliğine açık kalacak. Kesinlikle izleyin. Şimdiden biz büyükler 2010 için gün saymaya başladık. İç burkan müzikler ve aşk… En iyi 2. Harry potter filmi olarak adlandırarak bir sıralama yapıyorum.

Ahmet Türkan


Fransız Dehşet Sineması

Posted On Haziran 28, 2009

Filed under Dosya Konuları

Comments Dropped leave a response

Fransız sinemasının ‘sanat filmi’ üreten bir zihniyetle sinema külliyatında yer aldığını cümle alem bilir. Ama Frabsa ilk başlangıçlerı olan yüksek tansiyon ile korkuya yeni bir dalga getirdiler. Son örnekleri olan İşkence Odası ile yeni bir soluk getirme çabaları sonuç verdi. Ve olumlu tepkiler aldılar. Peki Ya bu Fransızlar nasıl oldu da korku ikolü yaratma çabasına girdiler. Fransızlar hani aşkan romantizm’den başka bir şey anlamazlardır.

Ancak ülkenin korku sinemasında altı yılda boy gösteren atılım, bir şekilde geriye dönüp ‘böyle bir yükseliş nasıl olabilir?’ diye sorgulamamıza sebep oluyor. Zira ülke sinemasının geleneğinde kara film olsa da ve hatta George Melies’nin katkılarıyla sayısız fantastik yapıt üretilse de ‘korku’ denince aklımıza gelen ‘önemli yapıtlar’ın sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor. Örneğin kara film üretimiyle dikkat çeken Henri-Georges Clouzot’nun “Şeytan Ruhlu İnsanlar”ı (“Les Diaboliques”, 1955) gotik alt türünün bir örneği olarak türe ucundan dahil edilebilir. Ancak tarihteki en önemli Fransız korku filmi kuşkusuz “Les Yeux Sans Visage”dır (“Eyes Without a Face”, 1960). Georges Franju’nun ilk filmi, bazı kaynaklara göre Fransız Yeni Dalgası’nın milatlarından biridir. Buradan yola çıkınca da ülke sinemasının kaynağında ‘bir korku filmi’nin işlevsel bir rolü olduğunu görebiliyoruz.

FİLMLERE GÖZ ATALIM.

Bence fransızlara bir tebrik borcumuz olmalıdır. Sonuçta ne kadar filmleri pek sevilmesede durmadan ucuz b-movie korkuları ile ayakta durmaya çalışan Fransızlar bir başarı öyküsüne imza attılar. Hadi gelin filmleride inceleyerek fransızların nasıl korku dalgasına girdiği görelim.

Herşeyin başlangıcı bana sorarsanız Yüksek Tansiyon oldu. Yüksek Tansiyon ne kadar güzel ve vurucu bir filmde olsa kendi ülkesinde korkuya öcü gibi bakan insanlardan destek alamadı. Ama bu yinede yurt dışındaki başarısını durduramadı. Peki ama Yüksek Tansiyonun kaynağı neydi? Kaynağına ise 70’ler İtalyan korku sinemasındaki tür kırması örnekleri ve onların stilize görsel yapılarını, 60’ların istismar filmlerini, 70’lerin Amerikan slasher filmlerini alırken, arka planına da elbette ‘Fransız sanat sineması’ geleneğinin alt metinlerini yerleştiriyordu. Zira film, özünde lezbiyen bir aşk hikayesiydi. Ancak bu öykü, slasher, istismar filmi ve splatter film kalıplarıyla anlatılıyordu. Zaten bütün özgünlüğü de buradan geliyordu. Hem psikolojik ve felsefik olarak zengin, hem de korkutucu ve mide zorlayıcı bir filmdi. Eskilerde unutulan İstismar sineması ögelerini günümüze getiriyor ve bizi son derece zorluyordu. Ama yinede modernleşen insanların olaylara modern bakış açısı bir İstismar sineması örneği olmasını engelledi. Ama yüksek tansiyonun son derece güçlü bir film olan Teksas Katliamından güç alarak Kırsal kesimde yaşayan insanların şiddette yakınlığını anlatmayı son derece iyi başarıyordu. Filmin son dakikalarında bizi ters köşeye yatıyor ve akıl almaz finalinde de insanlara kendini sevindiriyordu. Peki ya Yüksek Tansiyondan sonra ne oldu?

https://i2.wp.com/yenisafak.com.tr/resim/site/sinirda0e7f668b0e67cb30by.jpg

3 Sene İçinde Fransızlar Kendi Adlarını Taşıyan Bir Korku Alt Türü Yarattılar. Bunun adına da biz “Yeni Fransız Dehşet Sineması” dedik. Bir kaç pisikolojik gerilim filminden sonra(Kutsal Bakire) sinema filmleri değişmeye başladı. 2006 yılında Sheitan ve Onlar,2007 yılında ise İçerde ve Sınırda bu geleneği sürdürmeye devam etti. Şimdi kısaca biraz onlara da göz gezdirelim. Sheitan el kamerasıyla çekilen kırsal bölgede şeytana tapan insanları anlatıyordu. Yine kırsal kesine yapılan bir gönderme niteliğinde olan serbest bir deneme olarak görülür. Fakat istismar seviyesi oldukça yüksek tir. Onlar ise yine aynı kırsal bölgedeki şiddeti tema edinip buna gerçek bir hikaye deyip katilin kim olduğunu belli etmeyen bir filmdi. Çoğu kişi tarafından başarılı buldu. Atmosfer olarak gayet başarılıydı. Aslında bölgedeki çocuk çetesine dayanan konusuyla diğer korku filmlerinden kan oranu apacık belli olacak şekilde düşüktü. İçerde Ve sınırda ise bunların arasında en cesuruydu. Ama cinsellik açısından bakılırsa da Sheitan son derece cesurdu. İçerde kapalı mekanda iki kadının mücadelesi anlatan klostrofobik atmosferi ile itelyan filmleri gibi türü belirsiz filmlere sınıfına götürüyor. Film hem kan hem atmosfer bakımından son derece başarılı bir korku filmi sunuyordu. Sapına kadar bir istismar filmiydi.

Sınırda ise içindeki politik göndermeleri ile gerilim filmi başlasa da yamyam nazi ailesini anlatmaya başlamasıyla istismar filmine dönüşüyordu. Kan oranı yine yüksek olan bir yapımdı. İçerde ve sınırda fransız sinemasında korku anlayışı belirlediler. Türler arasında geçişler yapan gore dozu hayli yüksek bir sinema yarattılar.

https://i0.wp.com/sinemaseyret.turkblog.com/public/blogs/sinemaseyret/2009/05/04/i__k.jpg

Fakat fransız sinemasına yenilik getirmiyorlardı. Günümüze bakarsak bu yıl çıkan İşkence odası yüksek tansiyondan sonra en yenilikçi olanıydı. İlk 45 dakikası gerçek şiddet iken devamında pisikolojik-gerilimi andıran atmosferden güç alan bir yapımdı. Çoğu sinema sitesine göre 3 bölümdü. İşkenceden kaçış,evde işkence,işkence seansı…70 lerde gördüğümüz cesur korku sinemacıları şu an 2000 lerin Fransız yönetmenlerinde görüyoruz. Fransız sineması kadınları şiddette kullanan,alt türlerde gezinirken bize değişik duygular yaşatan lezbiyenlik ve pisikolojik temalarını kullanan yeni bir cesur sinemacılık dalgası.

Sineyorum/Mustafa Türkan

Transformers: Yenilenlerin İntikamı

Transformers: Yenilenlerin İntikamı(Transformers:Revenge of the Fallen, 2009) mükemmele yakın görsel efektlerle renklendirilmiş aksiyon sahnelerine rağmen, sinemanın en önemli kısmı olan senaryo bölümünde sınıfta kalıyor. Uzay,savaş ve aksiyona dair ne kadar klişe varsa hepsini değiştirmeden önümüze konan yapım halan ilk filmden ders çıkarılmadığını gösteriyor. Film boyunca robotlar ve aksiyondan başka bir şey göremeyeceğiz sıkıcı bir film olduğunu belirtmek isterim.Film konusuna bakarsak;

Sam Witwicky (Shia Laebouf), bu filmde üniversiteye başlar ve artık hayatında uzaylı robotların olmasını istememektedir, normal bir hayat arzulamaktadır. Oysa Amerikan ordusuyla birlikte çalışan Autobot’lar, dünyada hala var olan Deception’ların amacını ortaya çıkartır ve Sam’den yardım ister. Deceptionlar asırlar önce gömülen enerji kaynağına ulaşıp dünyayı yok etmeyi amaçlamaktadır. Autobot’ların bunu engelleme çabalarına Sam ve sevgilisi Mikaela da destek verirler.

Filmi izlerken en sinir olduğun şey çoğu süper kahraman filmi gibi Amerikan propagandası yapıyor. Zaten yeterince Amerikalı süper kahraman görmeye alışmadık mı?Aslında filmden çıkarılacak çok anlamlar var. İyi robotlar amerikan ordusunda çalışarak Amerika’yı tercih ederken kötüler ise Çin’de ortaya çıkıyor. Bu da artık bir nevi Amerika’nın Çin üzerindeki planları belli ediyor.

Filmi tüm bu gerici yönlerinin ve kısır senaryosunun dışında değerlendirebilecek kadar optimist olunabilirse, sunulan görsel şölenin keyfi belki sürülebilir.
Ancak tüm bu görsel panayır, kötü bir senaryonun kurbanı oluyor. Bu kadar fazla robot karakterle ve bu kadar iyi efektlerle neler yapılabilirdi sorusunu ister istemez sorduran film, hayal kırıklığı yaratmaktan kurtulamıyor,sıkılmamak elde değil.
İlk filmi sevenler
Birbirinden ilginç ve yeni robot karakterleri merak eden Transformers tutkunları
Senaryo dert değil, aksiyon hız kesmesin yeter diyenler izleyebilir. Geri kalanlar fragmana bile yaklaşmasın.

Pek yakında

Bu defa uzakdoğu klişelerinden uzak durmaya ve korku filmi mitinin bir adım gerisine çekilerek, film ve izleyici ilişkisine odaklanmaya çalışıyor. İyi de yapıyor; fakat bu fikir kağıt üzerinde iyi gözükmekle birlikte, Sukdapisit’in yönetmenlik konusundaki beceriksizliğinin kurbanı oluyor. Şiddet dolu bir korku filminin çekimleri esnasında ölen yaşlı bir kadın, filmin gösterileceği sinemaya musallat oluyor ve filmi korsan sektörüne satmaya çalışan sinema çalışanlarından intikam alıyor!Ne güzel işte korsan film sektörüne bir cevap yolluyor.Bu arada sinema salonunda sakın bunun korsanını çekmeye çalışmayın yoksa o sizinde peşinize düşecek. Perdede oynayan filmin kült bir uzakdoğu korku’su gibi gözüktüğüne şüphe yok. Fakat yönetmen sinema salonunda korku atmosferi yaratmaya çalıştığı zaman bunda başarılı olamıyor; çok eski usul formüllere başvuruyor. Filmin eksilerine bakarsak oyuncuların amatörlüğünü bu listeye koymamız doğru olacak gibi.

Tayland’lı korku uzmanlarının son çalışması, Coming Soon ve Alone’dan sonra sinemalara geleceğini düşündüğümüz 4bia (Phobia) isimli çalışma. Dört adet kısa filmden oluşan bu antoloji kesinlikle bugüne kadar yaptıkları en çarpıcı iş. İlk hikayede sade bir odada, son hikayede ise bir uçak içinde müthiş etkileyici bir gerilim yaratılıyor.Pek yakında son derece usta 10 yıl sonra isteyen Amerikan Remakesini izleyebilir.

Mustafa Türkan

“BUZ DEVRİ 3 – DİNOZORLARIN ŞAFAĞI”

Posted On Haziran 28, 2009

Filed under Haber - Etkinlik

Comments Dropped leave a response


Filmin konusu:
Scrat yine asla ele geçiremediği meşe palamudunun, (ve bu sefer belki aşkın da) peşindedir. Manny (Ali Poyrazoğlu) ve Ellie (Ayça Bingöl) yavruları minik mamutun doğmasını beklemektedirler. Miskin Sid (Yekta Kopan), bulduğu dinozor yumurtalarından çıkan yavrularla kendine geçici bir aile kurar fakat bu, Sid için pek de iyi olmayacaktır. Kılıç dişli kaplan Diego (Haluk Bilginer) da arkadaşlarıyla ilişkisinde çok yumuşak bir tavır sergileyip sergilemediğini sorgulamaktadır. Sid’i başına aldığı belalardan kurtarmak için çıktıkları yolculukta kendilerini birden gizemli bir yeraltı dünyasında bulan ekip, karşılaştıkları dinozorlar, aklını kaçırmış gibi duran değişik hayvan türleri, yeni bir bitki örtüsü ve tek gözlü, acımasız dinozor avcısı gelincik Buck(Altan Erkekli) ile heyecan dolu ve bir o kadar da eğlenceli bir maceranın ortasında kalırlar. Kocaman, tehlikeli yaratıklar, insan yiyen çiçekler, gözüpek bir gelincik ve Scrat ile Scratiye’nin aşkı için biçilmiş kaftan olabilecek romantik bir arka plan ile çevrili bu yeni diyardaki yer isimleri de şöyledir; Izdırap Ormanı, Felaket Katmanı ve Ölüm Uçurumu..
Sonraki Sayfa »